SONSÖZ

İngiliz derin devleti yüzyıllardır sürdürdüğü karanlık faaliyetlerin, Türkiye’nin de içinde bulunduğu İslam alemi ile ilgili tehlikeli planlarının ve sapkın ideolojisinin, Adnan Oktar ve arkadaşları tarafından gündeme getirilmesinden son derece rahatsız olmuştur. Bununla birlikte Adnan Oktar ve arkadaşlarının başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanları davet ettikleri Kur’an ahlakı, sevgi, kalite, kardeşlik ve İslam Birliği gibi unsurlara İngiliz derin devleti tamamen karşıdır. Aynı zamanda Adnan Oktar ve arkadaşlarının Sayın Cumhurbaşkanımıza koşulsuz ve kesintisiz destek vermesi de, Sayın Cumhurbaşkanımızı devirmek isteyen İngiliz derin devleti için asla seyirci kalınacak bir tavır değildir.

Tüm bu nedenlerle İngiliz derin devleti, Adnan Oktar’ın yanında bulunmuş bazı insanlarla temasa geçmiş, onları kontrolü altına almış ve özellikle Özkan Mamati’yi kullanarak büyük bir kumpas organize etmiştir. Bu kumpas doğrultusunda bir kısım basından da faydalanılmıştır. Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında büyük bir karalama kampanyası yürütülmüş, bir kısım devlet yetkilileri kışkırtılmış, halkta infial oluşturulmaya çalışılmış ve sonucunda da 11.07.2018 tarihli polis operasyonu yapılmıştır.

Bu operasyonun ardından Adnan Oktar ve birçok arkadaşı iftiralar dolayısıyla haksız yere tutuklanmış, birkaç genç kız korkutularak masum insanlara iftira atmak zorunda bırakılmış, aileler mağdur edilmiş, hatta çocukları hapse düştüğü için zor durumda kalan yaşlı ailelerden vefat edenler olmuş; Allah’ı, İslam’ı, İslam Birliği’ni, Yaratılışı ve Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü anlatan yüzlerce site kapatılmıştır. İslam’ı, sanatı, bilimi, sevgiyi ve modernliği savunan insanlar bir anda suçlu konumuna sokulmuş, Türkiye bu yapıdaki insanların mağdur edildiği bir ülke gibi gösterilmek istenmiş, böylelikle Sayın Cumhurbaşkanımıza da zarar verilmeye çalışılmıştır.

Bugün gelinen noktada Adnan Oktar ve arkadaşlarına büyük bir kumpas kurulduğu açıkça görülmektedir. Bu kumpasın, Adnan Oktar’ın arkadaş camiasını dağıtmak dışında, gizlenen ancak biraz akılcı, vicdanlı ve dikkatli düşünüldüğünde anlaşılan önemli bir amacı daha vardır. Bu çalışmanın önceki bölümlerinde vurguladığımız gibi, söz konusu amaç da İslam’a, Müslümanlara, Türkiye’ye ve Sayın Cumhurbaşkanımıza zarar vermektir. Dolayısıyla, söz konusu kumpası yönlendiren İngiliz derin devletini yenilgiye uğratacak kanuni ve bilimsel tedbirler alınmalı, hem Adnan Oktar ve arkadaşlarının mağduriyeti giderilmeli hem de dinimize, vatanımıza ve İslam alemine verilmek istenen zarara engel olunmalıdır.

Kamuoyunun bilgisine saygılarımızla sunarız.

TEKNİK VE BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI

YEGANE DELİL OLARAK SUNULAN DİJİTAL MATERYALLERİN USÜLSÜZ ELDE EDİLMELERİ

2016 yılında başlayan ve 2019 yılı Temmuz ayına kadar devam eden soruşturma ve 2019 Eylül ayından günümüze kadar süregelen kovuşturma sürecinde, iddianamede yer alan suçlamaların hiçbiri  somut ve maddi delillere dayandırılamamıştır. Şu anda kumpasın uygulayıcıları tarafından öne sürülen tek sözde delil, dijital materyallerdir.

Ne var ki, bu davada ele geçirilmiş dijital materyallerin tümü kanuna aykırı şekilde alındığından tümüyle hükümsüzdür; ele geçiriliş şekilleri bunların, iddianamede ve dosya kapsamında delil olarak kullanılmasını kanunen geçersiz hale getirmektedir. Şu aşamada bu dijitalleri kimin ürettiğini anlamak ve bu dijitallerde bir oynama/ekleme/çıkarma yapılıp yapılmadığını tespit etmek imkansız hale gelmiştir.

Arama ve el koyma işlemleri sırasında, bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma 5271 sayılı CMK’nın 134. maddesinde düzenlenmiş olup, CMK’nın 116 ve 123. maddeleri ile detaylandırılmıştır. CD, DVD, flash bellek, disket, harici ve dahili hard disk, bilgisayar özelliği içeren cihazlar, akıllı telefon ve benzerlerinden elde edilen dijital deliller, “suiistimale müsait” veriler olması sebebiyle, bu delillerin toplanması, delillerin güvenliğini ve sıhhatini sağlamak amacıyla çeşitli şartlara bağlanmıştır. Kanun koyucu tarafından bu deliller; “son çare” olarak başvurulabilecek bir yol olarak düzenlenmiş, “özel koşullara bağlı olarak elde edilebilecek” şekilde kanunda düzenlenmiştir. Hal böyleyken, bu davada, son çare olarak başvurulması gereken ve ancak özel koşullarda elde edilmesi gereken dijital veriler, son çare olarak başvurulup elde edilmediği gibi kanunda sayılan bu özel koşullar tamamen göz ardı edilerek alınmıştır.

Dijital delillerin elde edilmesinde;

  • Aramayı gerçekleştiren kişilerce, şüpheliye ait bilgisayar, hard disk ve telefondaki verilerin olay anında yedeklenmesi yapılmalı, yedekten bir kopya alınıp şüpheli ve vekiline teslim edilmelidir.
  • Yedekleme ve yedekten kopya verme imkanının bulunmadığı durumlarda, aramayı yapan kolluk birimince dijital delillere müdahaleyi önleyecek şekilde, seri numaraları tutanağa yazılmak suretiyle usulüne uygun olarak zapt edilip mühürlenmenin yapılması gerekmektedir.
  • Söz konusu mühürlü materyaller, şüpheli ve müdafinin istemesi halinde nezaret etme ve denetlenmeye açık şekilde inceleme mahalline götürülmeli, şüpheli ve müdafinin huzurunda mümkün olan en kısa süre içinde açılarak dijital materyallerin imajı derhal alınmalıdır. İmajlardan bir kopya, şüpheli ve müvekkile teslim edilmelidir.
  • Sanık ve müdafinin mühür açma işlemi sırasında hazır bulunmasının mümkün olmadığı durumlarda ise, mühür açma işlemi arama ve el koyma kararını veren hakimin huzurunda açılmalıdır. İmaj alma işlemi bu esnada yapılmalıdır.
  • Bu unsurlardan herhangi biri gerçekleşmeden elde edilen deliller HUKUKA UYGUN SAYILMAYACAK ve BUNLARIN YARGILAMA MAKAMINCA HÜKME ESAS ALINMASI MÜMKÜN OLMAYACAKTIR.
  • Bu şekilde hukuka aykırı yol ve yöntemlerle elde edilen delillerin sanık bakımından aleyhte bir delil olarak değerlendirilmesi, CMK m. 134 HÜKMÜNE AYKIRILIK TEŞKİL ETMEKTEDİR.

Bu davada ise girilen 100’den fazla evden alınan dijital materyallerin elde edilmesi ve daha sonra bu materyallerin imajının alınması kanunlara uygun şekildegerçekleşmemiştir. Arama tutanağında bilgisayar, cep telefonu, hard disk gibi dijital unsurların yalnızca seri numaraları kayda geçmiş ama olay anında bunların imaj kopyalaması yapılmamıştır. Yukarıda saydığımız durumların hiçbiri yerine getirilmemiştir. Dolayısıyla bu aramalar sırasında elde edildiği iddia edilen dijital materyallerin tümü CMK m.134’e aykırılık teşkil etmektedir. Bu davada delil olarak kullanılabilmesi mümkün değildir.

Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 2015/2056 E., 2017/5023 K. sayılı bu konudaki vermiş olduğu karara göre;

“…bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama ve elkoymanın bu özelliği göz ardı edilmek suretiyle, aramayı gerçekleştiren kişilerce elkoyma işlemine geçildiği sırada sistemdeki verilerin yedeklemesi (imaj-adli kopya) yapılmadan ve yedekten bir kopya alınıp şüpheli veya vekiline verilmeden, ya da yukarıda yazılı nedenlerden dolayı mahalde yedekleme ve yedekten kopya verme olanağının bulunmadığının objektif olarak kabulünde zorunluluk bulunan hallerde, aramayı yapan kolluk birimince dijital delillere müdahaleyi önleyecek şekilde, seri numaraları tutanağa yazılmak suretiyle usulüne uygun olarak zapt edilip mühürlenmedenşüpheli veya müdafiinin istemesi halinde nezaret etme ve denetleme imkanı sağlanarak inceleme mahalline kadar eşlik etmesi sağlanmadan ve bu yerde şüpheli veya müdafiinin hazır bulunmasına imkan verildikten sonra mümkün olan en kısa süre içinde mühür açılıp, dijital medyanın derhal imajının alınarak ilgilisine de imajlardan bir kopya ve orijinal medya teslim edilmeden, yine sanık veya müdafiinin mühür açma işlemi sırasında hazır bulunmasının mümkün olmadığı hallerde, mühür açma işleminin arama ve el koyma kararını veren hakimin huzurunda açılarak imaj alma işleminin bu sırada yapılması yoluna gidilmeden inceleme yapılması halinde arama ve elkoyma işleminin kanuna ve hukuka uygunluğundan bahsetmek mümkün olmadığı gibi bu yolla elde edilen delillerin de hukuka uygunluğu tartışılır hale gelecek ve yargılama makamınca hükme esas alınması mümkün olamayacaktır.

Somut olayda sanığın evinde ve işyerinde yapılan aramalarda elde edildiği iddia olunan tüm dijital medyalarla ilgili olarak arama mahallinde imaj alınmadan, ilgilisine de bir kopyası verilmeden ve kanuna uygun gerekçesi de tutanağa yazılmadan el konulması nedeniyle CMK’nın 134. maddesi hükmüne ve hukuka uygun yöntemlerle elde edildiklerinin kabul edilemeyeceği gibi tek başına mahkumiyet hükmüne esas alınamayacağı gözetilerek

…Kanuna aykırı, Cumhuriyet savcısı ve sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA…”

karar verilmiştir.

Yargıtay içtihatlarından da açıkça görülebildiği gibi, söz konusu dijital unsurların hukuka aykırı bir biçimde elde edilmesi ve sonucuna göre hüküm kurulması hükmün bozulma sebebidir. Çünkü ilk aşamada kanunun getirdiği şartlara uyulmadan alınmış olan verilerin artık o aşamadan sonra güvenilirliği ortadan kalkmış bulunmaktadır. Söz konusu verilerin gerçekten şüpheli tarafından oluşturulup oluşturulamayacağını tespit etmekve/veya sonradan bu dijital verilere müdahale/ekleme/çıkarma/değiştirme yapılıp yapılmadığını tespit etmek OLANAKSIZLACAKTIR.

Bu gerekliliği daha teknik detaylarına girerek açıklayacak olursak;

Dijital verilerinin imajlarının alınması, verilerin bir kopyasının, boş haldeki bir başka dijital depolama aygıtına aktarılması işlemidir. İmajların alınması usulen gerekli olabilir; ama verilerin bir kopyasının bu yolla şüphelide veya vekilinde de olması, bu işlemin en önemli ikinci şartıdır. Mevcut ortamda, birebir imaj alınmasının en önemli nedeni, imaj alınma işlemi sırasında, o depolama aygıtındaki tüm dosyaların O ANKİ HALLERİNİbelirten bir “HASH DEĞERİNİN” de alınıp tutanaklarla kayda geçirilmesidir. “Hash değeri” denilen kavram, ne tür bir teknoloji kullanıldığına bağlı olarak gelişen, birkaç düzine harf ve sayıdan oluşan bir metindir. Şayet depolama aygıtındaki dosyalar üzerinde herhangi bir değişiklik yapılır ise o “hash değeri” de değişmektedirBu “hash değerini” bulup tutanakla kayda geçirmek, el konulan aygıta sonraki aşamalarda müdahale edilip dosya eklenmesi, dosya içeriklerinin değiştirilmesi gibi durumlara ait şüpheyi ortadan kaldırmaktadır.

Yalnızca ilgili işletim sistemi üzerindeki dosyanın oluşturulma ve değiştirilme tarihlerine bakmanın, dosyayı yaratan kullanıcının adını kanıt saymanın yeterli olmadığını, dijital belgelerde sahtecilik yapıldığını daha önceki kumpas davalarında görmüş bulunmaktayız. Şu an yaşanan kumpas davasında da söz konusu dijital materyallerin hash değerlerine ulaşmak artık hiçbir zaman mümkün olamayacağından önümüze sürekli olarak, tıpkı geçmiş kumpaslardaki gibi dosya oluşturma tarihleri ve kullanıcı isimleri bir delilmiş gibi konulmaktadır. Şu aşamada bu verilerin gerçekten o kişiye ait olup olmadığını ve/veya dosya içeriklerine herhangi bir müdahalede bulunup bulunmadığını tespit edebilmenin imkanı kalmamış bulunmaktadır.

Dolayısıyla, usulsüz el koymalar neticesinde bu davada elde edildiği iddia edilen dosya ve belgelerin gerçekten söz konusu sanıklara ait olup olmadığı şüpheli hale gelmiş ve bu dosya ve belgelerin üzerinde herhangi bir değişiklik/oynama yapılmış olması ise tespit edilemez duruma gelmiştir.

Bu aşamada şu soru akla gelmektedir: Söz konusu el koyma işlemi rahatlıkla kanuna uygun bir şekilde yapılabilecekken, bunun için ortam, şartlar, arama yapılan evlerde geçirilen zaman ve imkanlar oldukça müsaitken, neden kanunsuz bir uygulamaya ihtiyaç duyulmuştur? Bu davada şu anda yegane delil olarak gösterilmeye çalışılan unsurun dijital materyaller olduğu dikkate alındığında, bu kanun dışı uygulama oldukça şaibeli görünmektedir. Bu davanın bir kumpas davası olduğuna dair bu çalışmada verilen delillerle birlikte değerlendirildiğinde, bu şaibeli görüntü daha da kendini göstermektedir.

326730 SİCİL NOLU POLİS KİM?

Dava kapsamında, 326730 sicil numaralı polis memurunun aldığı ifadelerde hayatın olağan akışına aykırı durumlar gözlemlenmektedir.

Hukuken bir kişinin ifadesi tamamen kendi hür iradesiyle, içinden geldiği gibi, olayı bildiği gibi, kendi cümleleriyle oluşan bir anlatım şeklinde olmalıdır. Ancak 326730 tarafından alınan aşağıda örneklerini vereceğimiz ifadelerde, her ne hikmetse farklı farklı tarihlerde ifade veren farklı kişiler, noktasına virgülüne kadar aynı cümleleri söylemiş gibi görünmektedir !

Aşağıdaki ifadelerde dikkat çekici olan bir başka konu ise, doğrudan kopyala-yapıştır yapmayıp, her müştekiye aynı cümle küçük farklılıklarla, kendi anlatımıyla söyletilmiştir.

Müşteki ve etkin pişmanlar 326730 sicil numaralı polis memuruna tamamen aynı cümle kalıplarıyla, eskiden güya yalancı şahitlik yaptıklarını ancak bunu unuttuklarını, sonra hep aynı tarihte hatırladıklarını söylemişlerdir.

Ceylan Özgül, tüm müştekiler arasında en çok ifade vermeye giden kişidir. 22.01.2018’den itibaren toplamda 11 kere ifade vermiştir. 11 Temmuz’daki polis operasyonundan itibaren onlarca kere canlı yayınlarda televizyon ve radyo programlarına katılmış, güya Adnan Oktar’ın ve arkadaşlarının yanında yaşadığı yılları defalarca sözde suçlar varmış gibi anlatmıştır. Tüm bu ifadelerinde “yalancı şahitlik” diye bir konudan bir cümle bile BAHSETMEMİŞTİR.

Ancak her nasılsa o bile güya örgüt zorlamasıyla istemeye istemeye YALANCI ŞAHİTLİK YAPMASI GİBİ BÜYÜK BİR OLAYI “UNUTMUŞ”, sonra bir kısım başka müştekiler ve etkin pişmanlarla beraber hep birlikte aynı günde “HATIRLAYIP” 19.12.2018’de bu konu ile alakalı ek ifade vermiştir. Serpil Ekşioğlu ve Ümit Kuruca da aynı kelimelerle “UNUTUP” sonra aniden 19.12.2018 tarihinde “HATIRLAMIŞLARDIR.”

Tüm bu kişilerin “zihnini açıp unuttuklarını hatırlamalarını sağlayan” kimdir? 326730 sicil numaralı polis memuru mudur? Araştırılması gerekmektedir.

MÜŞTEKİLERİN İFADE VERME SÜRELERİ ŞÜPHE UYANDIRIYOR

Bazı müşteki ve etkin pişmanların ifade verdikleri süreler ile ifade sayfalarını karşılaştırdığımızda, şüphe uyandıran bir netice ortaya çıkmaktadır. Örneğin müşteki Hanife Akalın toplam 7 saat süren ifadesinde sadece 1 sayfa ifade vermiştir! Aşağıdaki tabloda bu uzun süreler ve az sayıda çıkan ifade sayfaları görülmektedir.

Çok dikkat çeken bir başka detay ise, bu ifadeleri alanların yalnızca ve yalnızca 326730 ve 412616 sicil numaralı polis memurları olmasıdır. 

326730 sicil numaralı polis memuruna güya “özgür iradeleri” ile ifade veren müşteki ve etkin pişmanların bu ifadelerini analiz ettiğimizde, çok ilginç bazı detaylarla karşılaşıyoruz.

Öncelikle, 326730 sicil numaralı polisin bu dosya kapsamında nasıl özel bir konumu olduğunu görelim.

MASAK RAPORUNDA SAHTE BİLGİLER

İddianamenin çeşitli yerlerinde “infak” ve “hibe” tanımlamaları kullanılmaktadır. İnfak, Kur’an’da bildirilen, zekat gibi bir ibadettir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılını infak yılı olarak ilan etmesini de dikkate alacak olursak, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre infak etmek veya zekat vermek diye bir suç maddesi bulunmaz. Bu sayılanların hileyle, dolandırıcılık yöntemleriyle birisini kandırarak elde edilmesi suçtur. Ancak mevcut durum bu olmadığı halde, iddianamede bu kavramlar ısrarla suç algısı oluşturmak için kullanılmaktadır.

Örneğin iddianamenin 80. sayfasında şöyle bir anlatım bulunmaktadır:

“Adnan Oktar’a tabi olmuş insanlar zaman içerisinde ikna yolu ile gayrımenkullerini örgüte hibe etmektedirler.”

Hemen belirtelim, herhangi bir hibe hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Camiadaki herkes, sahip oldukları varlıkları ve birikimleri kendi vicdanları ve iradeleri doğrultusunda kullanmışlar, harcamışlar veya tutmuşlardır. Bu iddia, husumetli müştekilerin zarar vermek amacıyla ortaya attıkları mesnetsiz bir iddiadan öteye geçmemektedir. Bu iddiayı doğrulayacak hiçbir somut belge yoktur.

İddianamede bu isnada dayanak olması için MASAK’tan alınmış rapora da atıfta bulunulmaktadır. MASAK raporuna göre güya camiadan bazı kişiler, yine aynı camiadan başka kişilere, zilliyetlerindeki gayrimenkulleri bila bedel, ücretsiz olarak hibe etmiştir. Oysa resmi tapu kayıtları, geçmişte yapılmış olan tüm işlemlerin yasal satış olduğunu açık şekilde belgelemektedir. Evrakların incelemesiyle kolaylıkla çürütülecek bu yorumun, kumpas senaryosuna uygun şekilde raporda geçmesi, MASAK yetkilileri üzerinde de şiddetli bir baskı olduğu şüphesi uyandırmaktadır.

Örneğin iddianamenin 94. sayfasında, MASAK tarafından yapılan analizlerde camiadan İbrahim Tuncer’in, Aslı Efeoğlu, Nil Özlem Şener ve Ulviye Didem Ürer’e taşınmaz hibe ettiği iddia edilmektedir. Oysa Kartal Tapu Müdürlüğü’nün konu hakkındaki evrakı, bu iddianın gerçek olmadığını ispatlamaktadır:

Yine MASAK raporuna göre, Global Yayıncılık isimli camianın mensuplarının kurdukları ve işlettikleri bir şirkete karşılıksız olarak “kitap borcu” açıklamasıyla 6 milyon TL para transfer edildiği iddia edilmektedir.

Oysa böyle bir tutar gerçek değildir. Bir şahıs hesabından “kitap borcu” olarak 6 milyon TL gönderilmiş olma ihtimali imkansızdır. Kaldı ki, böyle bir satış da yapılmamış olduğu için, bu tutar gerçekten de gelmiş olsaydı, sadece buradan doğacak gelir vergisi miktarı 1,2 milyon TL olacaktı. Firmaya ait böyle bir vergi tahakkuku yoktur. Eğer bu tutarda bir vergi tahakkuk etmiş ve ödenmemiş olsaydı, Maliye Bakanlığı firmayı kara listeye alır, ortaklarına haciz işlemi uygulanır ve devlet nezdinde hiçbir işlem yapamaz hale gelirlerdi. Böyle bir durum ise hiçbir zaman yaşanmamıştır.

Firmanın son 10 yıllık aktif büyüklük rakamlarına bakıldığında, yıllık ortalama 6 milyon TL civarında olduğu görülmektedir. Tek bir kişiden tek seferde yıllık ciro tutarında bir transferin gelmiş olması da ayrıca imkansızdır. Firmanın hesapları bağımsız mali denetçiler tarafından her sene titizlikle incelenmekte ve raporlanmaktadır. Bu çapta bir para transferinin gözden kaçırılması dahi olanak dışıdır.

Bu tutarın gerçekten gönderilmiş olduğunu gösterir bir evrak, bir dekont ne raporun içinde ne de soruşturma dosyasında yoktur.

Bu “hata”ya çok benzeyen başka bir “hata” ise yine MASAK raporu içinde bir şahıstan aynı firmaya tek kalemde 1.500.000 TL transfer edildiği iddiasıdır. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi bu para transferinin de fatura karşılığı yoktur. Daha önce de belirttiğimiz gibi eğer böyle bir ödeem olsaydı, vergisi tahakkuk eder, mali denetmenler tarafından da tespit edilirdi. Ancak böyle bir tespit yoktur çünkü bövyle bir ödeme olmamıştır. Bu örnek de yine çok büyük bir hata veya öyle olduğunu düşünmek istememekle birlikte, bilerek yapılmış bir işlem havası vermektedir. MASAK’ın ÖZENSİZCE hazırladığı onlarca yorumlama hatalarıyla dolu raporunda, yukarıdaki gibi işaretlenmiş rakamların KASTEN YANLIŞ YAZILMIŞ OLABİLECEĞİ kanaatindeyiz. Bu işlemlerin BANKA HESAPLARIYLA KARŞILAŞTIRILARAK tablolanması gerekirken, GERÇEĞE AYKIRI RAKAM YAZILMASININ KASITLI olarak İddia Makamı’nda İNFİAL UYANDIRMAYA YÖNELİK YAPILDIĞI şüphesi vermektedir.

MASAK raporundan göze çarpan bir başka fahiş hata ise, şu şekildedir:

Buradaki bilgiler de gerçek dışıdır. Burhan Efeoğlu veya Mehmet Burak Öğe hiçbir zaman Aquilonis isimli bir tekne sahibi olmamışlardır.

Burhan Efeoğlu, geçmiş yıllarda Kristal isimli bir tekne sahibi olmuş, ancak bunu uzun zaman önce satmış ve mülkiyet hakkını elinden çıkarmıştır. Raporun düzenlendiği tarihte Burhan Efeoğlu veya Mehmet Burak Öğe bu tekneye sahip olmadığına göre, raporda “Burhan Efeoğlu’na ait iki adet özel tekne bulunduğu” açıklaması ancak ve ancak şüphe uyandırmak amacıyla kasıtlı olarak yazılmış olabilir. Raporu hazırlarken faydalanılan kaynaklar nasıl alım işlemini gösteriyorsa, satış işlemini de göstermektedir. Buna rağmen gözler önünde olan bu satıştan hiç bahsetmemek, hatta üstüne de ekleme yapıp 2 tekneden bahsetmek kasıtlı, organize bir kumpastan başka bir şekilde açıklanamaz.

İddianamenin 182. sayfasında yine Global Yayıncılık firmasıyla ilgili MASAK tarafından tanzim edilen alış-satış rakamlarını gösterir tablo yer almaktadır. Bu tabloya bakıldığında firmanın 2005-2017 yılları arasında gerçekleştirdiği satışlar ve aynı dönemde yaptığı hizmet satın almaları mukayese edilmiş, firma olağanüstü büyük zararda gibi gösterilmiştir. Oysa değerlendirmenin yapıldığı 2005 – 2017 yılları arasında şirket, yine MASAK Raporu’nun 5. sayfasında verilen kar/zarar tablosuna göre 2005 yılı hariç her yıl hiç aralıksız kar etmiştir. MASAK’a ait raporda bulunan her iki değerlendirmenin doğru olması imkansızdır. Doğru olan kısım, firmanın kar ettiğidir. Firmanın büyük zararda olduğu ve hayatın olağan akışına aykırı şekilde işletildiği değerlendirmesi yanlıştır. Ama bu yanlışın nereden çıktığı ve bir MASAK raporunda nasıl yer aldığı meçhuldür. Hiçbir gerçekliği olmayan teknik bir bilginin, oraya, sırf algı yönetimi yapmak için kasıtlı olarak konulduğu izlenimi vermektedir. Peki bu yanlış bilgiler, MASAK raporuna nasıl, kim tarafından, hangi gerekçeyle konmuştur, araştırılmalıdır.

İddianamenin 201. sayfasında MASAK raporuna atıfla, bu şirket üzerinden yapılan birtakım işlemlerin kara para aklamaya matuf olabileceği değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme tamamen afaki, delilsiz, adeta “hissiyat” şeklinde bir değerlendirmedir. MASAK’ın iddia ettiği suçu, hukukun aradığı tüm maddi delilleriyle beraber öne sürmesi gerekir. Hiçbir mali veri ve belgeyle desteklenmeyen bu art niyetli yorumla, MASAK adeta kendisine dayatılan Kumpas Senaryosu’nauygun bir rapor hazırlamıştır.

MASAK, mesnetsiz iddiası için öncelikle “hangi şirketin mal satışından elde ettiği geliri hangi şirkete, kime ve nasıl verdiği“ni açıklamalı, “kaç TL verildiği”“hangi şahsa aktardığı” gibi hayati detaylara raporda yer vermelidir. Ancak bunların hiçbiri raporda yoktur. Kaldı ki, bir gayrimenkulün birden fazla kez veya birkaç kişiye bölünerek satılması ile ilgili hiçbir hukuki engel yoktur. Türkiye’de bu şekilde her gün yüzlerce satış yapılmaktadır. MASAK’ın “aklandığını” iddia ettiği paranın, hangi öncül suçtan ve ne miktarda elde edildiğini dahi ortaya koymadan bu denli pervasızca suçlama yapması son derece düşündürücüdür.

MASAK’ın “şirketlerin defterlerini” dahi incelemeden yaptığı “kara para aklamaya matuf eylem” yorumu delilsiz bir iftira, tümüyle suç uydurmaya zemin hazırlamak için özel olarak seçilmiş ifadeler olduğu izlenimi vermektedir. . Havalelerin açıklama bölümlerinde neye karşılık yapıldığı açık belirtildiği ve bunlar “bilirkişi raporuyla” sabit olduğu halde, MASAK bu belgeleri bir kenara atarak, kendisine “dikte edilen” suç isnadı metnini yorum olarak raporuna yazmıştır. Kanunun aradığı öncül suç, yani paranın suç işlenerek elde edildiği ortaya konmuş olması lazım geldiği uzmanlarca bilindiği halde, kaynağıyla ilgili hiçbir araştırma ve tespit yapmadan doğrudan suç isnadı yapılması, akılalmaz derecede pervasızca bir kumpasın kurgulandığını belgelemektedir. Ortada ne suçtan elde edilen bir “kara para” ne de bunun aklandığına dair tek bir somut eylem yoktur.

İddianamenin 39. sayfasında “banka hesap hareketleri” başlığı altında MASAK tarafından hazırlanmış bir tablo sunulmuştur. Bu tabloya göre firmaya gelen ve giden para tutarları arasında olağanüstü büyük fark gözükmektedir. Bu da firmayı şüpheli konuma düşürmektedir.

Ancak MASAK Raporu’nda karşılaştırma yapılan İŞLEM DÖNEMLERİ birbirleriyle TUTARSIZDIR. EFT işlemleri için 2007-2018 arası değerlendirilirken, “Havale” için farklı bir dönem seçilerek 2011-2017 arası kullanılmıştır.

İkinci olarak, Mali Uzman sıfatına haiz birinin ASLA yapmayacağı “Virman” (yani firmanın iki farklı bankadaki hesapları arası havale yapması) işleminin EFT kolonu altına yazılması ve “TOPLAMLAR ARASI BÜYÜK FARK VAR” iması verilmesi HAYRET VERİCİDİR. Söz konusu yöntemle, kişinin kendi havalesi de aynı kolona eklenince, aynı rakam iki katına çıkmış olmakta ve büyük bir fark var algısı yaratılmak için bu oyun oynanmaktadır. Akılalmaz bir aymazlıkla oluşturulmuş olan bu raporların, en temel mali tablolama kurallarına dahi AYKIRI şekilde hazırlanmış olması SON DERECE DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR. 

İddianamenin 55. sayfasında firmanın yurtdışına gönderdiği paralar başlığı açılmış, yanına parantez içinde SWIFT yazılmış ve büyük bir tutar ortaya konmuştur. Hemen altında ise faturalı ithalat işlemleri gösterilmiş, buradaki rakam çok daha küçük olduğu için bu aradaki farkı güya yurtdışına kaçırılan para olduğu ima edilmiştir.

MASAK’ın iddiası YİNE YANLIŞTIR. Şöyle ki, SWİFT işlemi sadece yurtdışında ikamet eden firmalara yapılmaz. Diğer bir deyişle, her SWİFT işlemi kadar ithalat yapılmış olması gerekmez. Türkiye’deki pek çok firma yurtiçi alışverişlerinde döviz bedeli olarak alım-satım yapmaktadır. Yurtiçinde de olsa döviz ile yapılan tüm işlemler SWİFT ile yapılmak mecburiyetindedir. Eminiz bu temel bilgiyi MASAK da gayet iyi bilmektedir.

Keza, işlemlerin açıklama bölümlerinde bu durum açıkça yazılmış olduğu halde MASAK bu açıklamalara bakmamış veya “gözünü kapamış”, “kumpasa uygun” hazırladığı raporunda bu gerçekleri dikkate almak istememiştir.

İddianamenin 182. Sayfasında, MASAK raporuna istinaden bir tablo paylaşılmaktadır. Bu tabloya göre Global Yayıncılık firmasının alış ve satış tutarları arasında büyük fark gözükmekte, aradaki farkın da şüphe uyandırdığı beyan edilmektedir.

MASAK Raporu’nda karşılaştırma yapılan “İŞLEM DÖNEMLERİ” birbirleriyle TUTARSIZDIR“ALIŞ” işlemleri için 2005-2018 arası değerlendirilirken, “SATIŞ” için farklı bir dönem seçilerek 2005-2017 arası kullanılmıştır.

Kaldı ki, Mali Bilirkişi’nin birbiriyle tutarsız şekilde incelediği dönemlere ait rakamların toplamı da aynı tabloda yazılı olan tutar çıkmamaktadır. Dolayısıyla, incelemeyi yapan Mali Bilirkişi ya dört işlem yapmaktan acizdir ya da “KASITLI” olarak yanlış toplamlar yazarak İddia makamında “İNFİAL UYANDIRMAK” çabasındadır.

MASAK raporu ile ilgili son bir değerlendirme daha sunalım.

İddianamenin 205. sayfasında MASAK raporundan alıntı yapılırken rapordaki şu cümle dikkat çekmektedir:

“Bununla birlikte halen Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı tarafından çalışmalar devam etmekte olup, tanzim olacak son rapor bitiminin akabinde dosyaya sunulacaktır.”

Gönül rahatlığıyla “halen çalışmaya devam ediyoruz, henüz her detayı incelemedik” yorumu yapan MASAK, yüzlerce insanın hayatında ne sıkıntılara sebep olduğunun hiç farkında değildir. Henüz firmaların resmi defterlerini dahi incelemeden, gerekli verilerin tamamına sahip olmadan, tamamen önyargılarla yapılan delilsiz yorumlar neticesinde yazılmış bu MASAK Raporu ile, Sulh Ceza Mahkemesi 200 küsur kişinin tüm malvarlıklarına, nakitlerine ve taşınmazlarına, hatta bu kişilerin ailelerinin dahi malvarlıklarına el koyma kararı vermiştir. 100’den fazla şirkete kayyum atanmış ve bu insanların onyıllar boyunca emek emek ter dökerek bir noktaya getirdikleri şirketleri ellerinden alınmış, ayrıca ticari itibarları da sıfırlanmıştır. Bu saatten sonra MASAK “pardon” dese bile verilen zararı döndürmek mümkün olmayacaktır.

Tüm bu uygulamalarda, iki amaç gözetilmiştir: Birincisi; Adnan Oktar ve arkadaşlarının tüm maddi varlıklarına el konmasının ve maddi olarak mağdur edilmelerinin sağlanmasıdır. İkincisi ise, kara para aklayan, mali dolandırıcılık yapan bir suç örgütü algısı oluşturabilmektir. Polis operasyonu, hatta daha öncesinden başlayan Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik karalama kampanyalarında temel konulardan birinin “para” olduğu unutulmamalıdır. Ortada dolaşan hayali “1 milyar dolar” ve hayali “dolandırıcılık” isnatlarının yalan olduğunun ortaya çıkması, bütün kumpası ifşa edecek tehlikeli bir durumdur. İşte bu yüzden, kurgulanmış yanlışlarla dolu MASAK raporları ve şişirilmiş hesaplar gibi son derece ilkel yöntemlerle bu yalan örtbas edilmeye çalışılmıştır.

ÖZKAN MAMATİ’NİN ÖNCEDEN BİLDİKLERİ

Özkan Mamati’nin yönlendirdiği Uğur Şahin’in H. H.’ye gönderildiğini göstermiş olduğumuz mesaj, operasyon öncesinde ve sonrasında korkutarak ve tehdit ederek iftiracı yapılan tüm müştekilere yönelik psikolojik baskının en açık örneğidir.

İletişime geçtikleri kişinin iyiliğini istiyor görünümünde güven sağlamaya çalışılmakta, kişi ailesine, arkadaş çevresine rezil olması ve daha da kötüsü polis tarafından tutuklanması ve ömür boyu hapis cezası tehdidiyle bu talebi kabul etmeye mecbur bırakılmaktadır.

Mesajda kastedilen “önlem alma” ve “kişinin deşifre olmasını engelleme” çalışmaları, polise yalan ifade vermeye mecbur etmek ve bu ifadeyi verdiği takdirde adının gizli tutulacağı, ailesinin dahi olup biteni öğrenmeyeceği vaadidir. Bunu yapmazsa polis tarafından gözaltına alınacak, basın yoluyla da dünyaya rezil edilecektir.

İsimlerinin gizli tutulacağı yalanıyla kandırılarak zorla ifade verdirilen bazı müştekiler, isimlerinin yine de basında kullanıldığını gördüklerinde canhıraş bir şekilde CİMER’e başvurmuşlar ve bu yöntemle kandırıldıklarını yazmışlardır.

“ETKİN PİŞMAN ÜRETMEK” İÇİN KULLANILAN YÖNTEMLER

Bu çalışma boyunca, dava dosyasında gerçek “müşteki” ve gerçek “etkin pişman” bir kişi bulunmadığını anlattık. Bu sıfatları kabul etmeye mecbur bırakılan mazlum ve masum insanların, karalanma, çirkin iftiralara maruz kalma, malını, mülkünü, işini, tüm varlığını kaybetme, ailece mağdur edilme, tutuklanma, cezaevine atılma, dehşet verici koşullara sahip cezaevlerinden ömür boyu çıkamama, cezaevlerinde şişlenerek, bıçaklanarak faili meçhul tarzında öldürülme gibi tehdit ve baskı yöntemleriyle korkutulduklarını, böylece hayatlarıyla 10-20-30 yıllık arkadaşları, can dostları arasında seçim yapmaya ve bunun sonucunda onlara akla hayale gelmedik itham ve iftiraları atmaya zorlandıklarını çeşitli örneklerle açıkladık.

Bu bölümde, bu kumpasın en önemli parçalarından birinin ETKİN PİŞMAN OLUŞTURMA PROJESİ olduğunu, delilleriyle ortaya koyacağız. Operasyon öncesinde, suni müştekiler oluşturmaya çalışan kumpasçılar, operasyon sonrasında hiçbir suç delili bulunmaması nedeniyle, çaresizlik içinde tehdit ve baskıyla “dayatılmış itirafçılar” devşirme yoluna başvurdular.

Emniyet sorgusu sırasında herhangi bir suç, suç unsuru ya da suç delili ortaya çıkmadığından, gözaltındakilere yalan beyanlarla sahte ve düzmece suçlar isnad edecek (sözde) etkin pişmanlar oluşturma yoluna gidildi. Soruşturma makamının da desteğiyle, bu amaçla çok çeşitli kanunsuz ve hukuksuz yöntemler kullanıldı.

  1. Gözaltı süresi, başta OHAL kaldırılmadan önceki maksimum süre olan on dört gün olarak planlanmış ve gözaltı koşulları özel olarak zorlaştırılmıştır:

Adnan Oktar ve arkadaşları, gözaltına alındıktan sonra 8 gün boyunca çok ağır koşullarda nezarethanede kaldılar. Aslında ilk planlanan 14 günlük bir gözaltı süresiydi, ancak ilk hafta içinde OHAL’in kaldırılmasıyla maksimum gözaltı süresi 7 güne indi,  ve alelacele 7 günde ifadeleri alınmaya başladı.

En baştan 14 günlük bir gözaltı süresinin planlanması, belli ki arkadaşlarımızı yıldırmak, bir çözülme beklentisi ve direnci kırılanlar arasından sözde itirafçılar oluşturabilmek içindi. Bu amaçla sürecin erken bitmemesi için arkadaşlarımızın ilk 7 gün boyunca hiçbirinin ifadesi alınmadı, sadece bekletildiler. Sorgular, OHAL’in kaldırılmasıyla mecburen başlatıldı ve 1 gün içinde tamamlandı. Yani, aslında en fazla 2 günlük bir gözaltı süresi de tüm ifadelerin alınması için yeterli olacaktı.

Bu süre boyunca da zaten zorlu olan nezarethane koşulları iyice zorlaştırıldı.

  • Temmuz ayının ortaları idi, hava çok sıcaktı. Buna rağmen, yaklaşık 150 kişinin bulunduğu, yer altındaki nezarethanede 7 gün boyunca havalandırmalar çalıştırılmadı, bozuk olduğu söylendi. Sorgular bitip herkes adliyeye sevkedildikten sonra, en son kalan 20 kişi de sevki beklerken, havalandırmalar birden çalışmaya başladı.
  • Arkadaşlarımızın lavaboya gitmelerine günde 2 kez izin verildi. Abdest almak için izin istediklerinde izin verilmedi. İçme sularıyla koğuşlarda abdest almak zorunda kaldılar, bazıları teyemmüm etti.
  • Verilen yemeklerin hiçbir besin değeri olmadığı gibi, yenemeyecek kadar kötü idi.
  • Düzenli ilaç kullananlara günlerce ilaçları verilmedi.
  • Doktor kontrollerinin birçoğunda polis memurları da görüşmede bulundular.
  • Çok küçük hücrelerde, çok sayıda arkadaşımız kalabalık olarak tutuldu. Hücrelerde hareket etmelerine imkan yoktu. Yerde yattılar. Bu koşullarda uyumaları da mümkün olmadı.
  • Ailelere ve avukatlara ulaşılması mümkün olmadı. Savcılıktan gelen, “her avukatın sadece bir müvekkili olabilir” talimatı nedeniyle, arkadaşlarımız mevcut avukatlarından da destek alamadılar.
  • Büyük çoğunluğunun sorgularına hiç tanımadıkları, ilk kez sorgu sırasında gördükleri barodan atanan avukatlar girdi. Bu avukatların da birçoğu son derece ilgisiz davranarak, müvekkillerinin haklarını gereği gibi savunmadı.

Özetle, gözaltı süresi, son derece yorucu, göz dağı verircesine, adeta etkin pişman oluşturmak için planlanmış bir süreç olmuştur. Tüm bu baskı ve zorluklara rağmen, zaten camiadan daha önce ayrılmış bir kişi ve yine camiadan olmayan sadece önceden avukatlık ilişkisi bulunmuş bir kişi dışında bu gözaltı süresince, arkadaşlarımızdan hiç kimse “itirafçı” yapılamadı.

  • Tutuklanan arkadaşlarımız Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerine dağıtılmış ve Cumhuriyet Savcılığı’ndan cezaevlerine “ayrı koğuşlara koyun” talimatı gönderilmiştir

Tipik bir kumpas davası olması nedeniyle ortada hiçbir gerçek suç ve somut suç delili bulunmadığından salt müşteki ve etkin pişmanların soyut beyanlarına bel bağlayan iddianame için etkin pişman üretmenin ne kadar önemli olduğu geçen 2 yıllık süre zarfından iyice ortaya çıkmıştır.

Emniyetteki sorgulama sırasında etkin pişman üretilemeyince, cezaevlerinin ağır koşullarından medet umulduğu görülmektedir.

İlk uygulama olarak, tutuklananların tümü Türkiye’nin farklı illerinde, yaklaşık 20 farklı cezaevine gönderilmişlerdir. Yaşadıkları yerlerden fiziki olarak uzaklaştırılarak, tamamı İstanbul’da yaşayan ve yaşlı olan ailelerin İstanbul’dan Eskişehir, Bandırma, Bursa, İzmir, Tekirdağ gibi illere gidip gelmeleri, avukatların müvekkillerine ulaşmaları güçleştirilmiş; böylece tutuklu arkadaşlarımız üzerinde maddi-manevi bir baskı oluşturulmaya çalışılmıştır.

Ne var ki, bu yöntemle de bir sonuç alınamayınca, sorgu makamının da desteğiyle, Eylül 2018’de, yani operasyondan iki ay sonra, tüm cezaevlerine arkadaşlarımızın ayrı koğuşlarda tutulmaları talimatı gitmiştir.

Söz konusu talimatta, “etkin pişmanlıktan yararlanmama” konusunda, birlikte kalan kişilerin birbirlerine güya baskı uyguladıkları iddia edilmiştir. Bunun üzerine, cezaevlerindeki tüm arkadaşlarımız farklı koğuşlara dağıtılmışlardır.

Sözde itirafçılar oluşturmak için, sadece yalnızlaştırmak yetmemiş, önceki bölümlerde bahsettiğimiz Fuat Selvi gibi avukatlar da arkadaşlarımızı ziyaret ederek, psikolojik baskı, göz dağı verme gibi yöntemlerle etkin pişman devşirebilmek için tek tek cezaevlerini gezmeye başlamışlardır. Ne var ki, bu yöntemlerden de beklenen sonuç elde edilememiştir. Yalnızca birkaç kişi, bu zorlu koşullara, tehdit ve baskılara dayanamayarak istemeden de olsa kendini kurtarmak için etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanma yolunu seçmiştir.

3.      Cinsel suçlardan sevk maddesi bulunmayan arkadaşlarımız dahi cinsel suç işleyenlerle aynı koğuşlara konulmuştur:

Tutuklanarak cezaevine gönderilen kişilerden bir kısmı, haklarında cinsel taciz iddiaları bulunmamasına rağmen, sırf baskı, taciz ve zulüm amacıyla cinsel suçluların, cinsel sapkınların bulunduğu koğuşlara yerleştirilmişlerdir. Cinsel tacizden suçluların bulunduğu koğuşlar en zorlu, en ürkütücü koğuşlardan biri olarak bilinir. Yıldırmak, korkutmak, göz dağı vermek için bu tür koğuşların kullanıldığı açıktır. Bu arkadaşlarımızdan bir kısmına aylar sonra, zulmü meşru göstermek adına, sahte bir müşteki ayarlanıp cinsel taciz iftirası attırılmıştır. Daha ortada böyle hiçbir iddia yokken, bazı arkadaşlarımızın neden cinsel suçluların bulundukları koğuşlara konulmasının kanunla ve hukukla bağdaşan bir yönü yoktur.

Bu koğuşlarda arkadaşlarımız ciddi can güvenliği tehlikeleriyle karşılaşmışlardır. Hiçbir suçu olmayan, hayatında karakola bile gitmesi gerekmemiş, tertemiz insanlar için, sadece cezaevi koşulları bile son derece zorlayıcı, tek başına çok büyük bir baskı ve tehdit unsuru iken, bu tür ekstra hukuksuz uygulamalarla koşullar kasıtlı olarak daha da güçleştirilmiştir.

  • Etkin pişmanlıktan faydalanmayı kabul edenler, haklarındaki cinsel suç isnatlarına rağmen tahliye edilmişlerdir:

Etkin pişmanlıktan faydalananlara, kanuni sınırlar alenen çiğnenerek tümüyle keyfi bir uygulamayla hukuksuz ayrıcalıklar sağlanmıştır. Etkin pişmanlık müessesesi maddi gerçeğe ulaştıracak bir yol olarak değil, bir tür iftira ve yalan beyan toplama vasıtası olarak suistimal edilmiştir.

Örneğin, Altuğ Eti, Emre Kutlu, Mustafa Arular, Murat Develioğlu, Serdar Dayanık gibi cinsel suç isnadı bulunan kişiler, itirafçı olmayı kabul ettikleri takdirde tahliye olacakları vaadiyle etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmaya ikna edilmişlerdir. Oysa, CİNSEL SUÇLARDA ETKİN PİŞMANLIK HÜKÜMLERİNDEN FAYDALANILMASI HUKUKEN MÜMKÜN DEĞİLDİR. Ne var ki, dosyada hiçbir somut suç delili bulunmaması nedeniyle, yalan beyanların, asılsız iftiraların ve uydurma masa başı senaryolarının anlattırılacağı sözde itirafçılara ihtiyaç duyulduğundan bu çirkin pazarlık uğruna kanun ve hukuk hiçe sayılmıştır.

Bu kanun dışı amaç ve yöntemle sözde etkin pişman yapılan kişilerden Murat Develioğlu’nun, hakkında cinsel suç isnadı olmasına rağmen tahliye edilmesi bu hukuk faciasına tipik bir örnektir.

Murat Develioğlu, 28.11.2018 tarihinde etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmak istediğini belirterek beyanda bulunmuştur. Bu beyanının ardından, 17.12.2018 tarihinde yapılan tutukluluğun devamı değerlendirmesinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine, Murat Develioğlu’nun, örgüte üye olma suçundan adli kontrol şartı ile tahliyesini, ancak NİTELİKLİ CİNSEL SALDIRI VE CEBİR, TEHDİT VEYA HİLE KULLANARAK KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN ALIKOYMA SUÇLARINDAN TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINI talep etmiştir.

Cumhuriyet Başsavcısının bu talebi yerinde ve kanuna uygun olan bir taleptir. Yani, etkin pişmanlık hükmünden faydalandığı için örgüt üyeliği isnadından tahliye edilmesine, fakat cinsel suç isnadı bulunduğu için tutukluluğunun devamına karar verilmiştir. Zira, her ne kadar ne Murat Develioğlu, ne de camiamızdan hiç kimse, bu suçların hiçbirini işlememiş olsalar da, diğer tutuklulara uygulanan kanunun Murat Develioğlu’na da uygulanması gerekmektedir.

Nitekim, İstanbul 10. Sulh Ceza Hakimliği de bu talebi yerinde görmüş ve Murat Develioğlu’nun tahliyesine 17.12.2018 tarihinde RED KARARI vermiştir.

ANCAK HER NE OLDUYSA, TAM BİR GÜN SONRA, 18.12.2020 tarihinde, soruşturma dosyasının diğer savcısı Caner Babaloğlu tarafından, Murat Develioğlu hakkında RE’SEN TAHLİYE KARARI VERİLMİŞTİR.

Yani, arkadaşımız Murat Develioğlu etkin pişmanlıktan faydalansa da cinsel suç isnadı yüzünden tahliyesi kanunen mümkün değilken, CUMHURİYET SAVCISI CANER BABALOĞLU’NUN RE’SEN VERDİĞİ BİR KARARLA anlaşılması mümkün olmayan bir biçimde tahliye edilmiştir. Dahası, aynı iftiralardan dolayı haksız  yere cezaevinde tutulmakta olan kişilere de kanun dışı vahim bir mesaj gönderilmiştir: “İftira atarsanız cezaevinden kurtulursunuz.”

BİR CUMHURİYET SAVCISININ, KANUNLARIN KENDİSİNE TANIMADIĞI BİR YETKİYİ KENDİSİNE NASIL VERDİĞİNİ YA DA KİMDEN ALDIĞINI ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR!

  • “İftira atarsanız, hakkınızdaki iddialar düşürülür” vaadi:

Önceki sayfalarda detaylarını anlattığımız, cezaevlerini dolaşarak “iftira” mekanizmasının tetikleyicisi, etkin pişman üretme vazifesini üstlenen avukatlardan Fuat Selvi, kendisinin talebi dışında ziyaret ettiği arkadaşımız Necati Koç’a, sözde itirafçı olduğu takdirde, üzerine atılan suçlarla ilgili müştekilerin ifadelerini değiştirtebileceklerini,  örneğin müşteki Hatice Ural’ın, etkin pişmanlıktan yararlanan Altuğ Revnak Eti ile ilgili, 17 yaşımda Altuğ benimle tanıştı, zorla cinsel ilişkiye girdi” şeklindeki ifadesini, 19 yaşımdayken rızayla ve üstümde kıyafet varken” olarak değiştirildiğini, yani cinsellik iddialarının da değiştirilerek içinin boşaltılabildiğini söylemiştir.

Avukat Selvi’nin aynı görüşmede verdiği bir başka örnek ise şöyledir; sözde örgüt yöneticisi olarak yargılanan Serdar Dayanık, sözde itirafçı olduğu için, BU SUÇLARIN İDDİANAMEDE YAVAŞ YAVAŞ BUHARLAŞACAĞINI ifade etmiştir. Nitekim Serdar Dayanık da, etkin pişman ifadesinin hemen akabinde hakkındaki tüm cinsel suç isnadlarına rağmen tahliye edilmiştir.

Avukat Selvi, arkadaşlarına iftira atma karşılığında, cezaevinin zorlu koşullarında zaten dayanma gücü kırılmış kişilere, üzerlerine atılı suçların da buharlaşacağı vaadini verebilmektedir. Fuat Selvi, bu gücü, yetkiyi nereden, kimden, nasıl alabilmektedir? ASIL HAYRET VERİCİ OLAN İSE, BU İDDİALARIN GERÇEKTEN DE ANİDEN BUHARLAŞMASIDIR. Nitekim, üzerinde cinsel suç iftirası olan kişiler, etkin pişmanlık ifadelerinin hemen akabinde adeta haklarındaki cinsel suç isnatları bir anda yok olmuş, buharlaşmış gibi tahliye edilmişlerdir.

Avukat Selvi, Necati Koç ile konuşmasında, sözde etkin pişmanların ifadelerinde suç olan kısımlar varsa onları da Vatan Caddesi’ndeki Emniyette polis eşliğinde hep beraber elediklerini ve suç olmayan şekilde temiz bir metin olarak savcılığa sunduklarını, ifadesinin noktasına kadar her şeyini beraber yöneteceklerini söylemiştir.

Avukat Selvi bu konuşmalarıyla, kendisi ve kendisini iftiracı devşirme işiyle görevlendirmiş camiamıza husumetli bazı kişi ve çevrelerle, emniyet ve yargı birimlerindeki bazı görevliler sanki işbirliği halinde çalışan organize ve kanun dışı bir grupmuş ve istedikleri ifadeleri istedikleri yönde şekillendirebilme gücüne sahiplermiş gibi bir izlenim oluşturmuştur.

Necati Koç gibi arkadaşlarımız ise bu tür tehdit ve baskıların, çirkin ve kanunsuz vaatlerin karşısında, devletimizin adaletine ve yargımıza güvenerek, iftira yolunu seçmemişlerdir. Bazı arkadaşlarımız ise, cezaevinin korkunç ortamına, geleceğinin mahvedileceği duygusuna daha fazla tahammül gösteremeyerek, mecburen canları gibi sevdikleri arkadaşlarına iftira atmak zorunda kalmışlardır.

  • Müşteki ve etkin pişmanlar asli fail olmaları gereken durumlarda dahi asli fail olarak nitelendirilmemiştir

Müştekiler ve etkin pişmanlık hükümlerinden faydalananlar, isnat edilen suçlamalarda asli fail olarak görünmelerine rağmen, dosyada asli fail olarak nitelendirilmemektedir. Dahası, onların ortaya attıkları ve hatta üstlendikleri sözde suçlar için konuyla ilgisi olmayan, konu hakkında hiçbir fikri bulunmayan kişiler bu sözde suçlardan dolayı sorgulanmaktadırlar.

Örneğin, Ece Koç isimli kişi, etkin pişmanlık ifadesinde, Leyla İzmailova isminde bir Rus çevirmen ile bağlantıda olduğunu, bu kişiden güya Akkuyu Nükleer santralıyla ilgili devlet sırrı bazı bilgiler aldığını belirtmiş ve bu ifadesi asılsız casusluk suçlamasının tek başına temelini oluşturmuştur. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Leyla İzmailova’nın Ece Koç’a verdiği bilgiler, zaten halka ve basına açık bir toplantıda açıklanan, kamuoyunun da eş zamanlı izlediği, Dış İşleri Bakanlığı ve MİT tarafından da bunların gizli bilgiler olmadığı teyit edilen, gündelik haber niteliği taşımanın ötesinde hiçbir özelliği ve gizliliği olmayan bilgilerdir. Ortada casusluk eylemi kesinlikle bulunmamaktadır. Ayrıca, Leyla İzmailova isimli tercüman zaten devlet sırrı konuların konuşulduğu görüşmelere, toplantılara resmi olarak girme lisansı ve yetkisi olmayan, yalnızca ülkeler arası basına açık açılış, vb. etkinliklere çeviri için çağırıldığında ücretli olarak giden free-lancer, sözleşmeli bir tercümandır. Dolayısıyla, devlet sırrı bilgilerin paylaşıldığı hiçbir ortama girmesi mümkün değildir.

Buna rağmen sözde yönetici oldukları iddia edilen arkadaşlarımızın üzerinde askeri casusluk isnadı dururken, etkin pişman sanık Ece Koç üzerinde bu isnat yoktur. Oysa ki, söz konusu kişiyle camiamızda görüşen, konuşan tek kişi Ece Koç’tur. Eğer Ece Koç’un anlattıkları –her ne kadar asılsız olmakla birlikte– gerçekten de sözde bir casusluk suçunun dayanağı olarak değerlendiriliyorsa bu durumda bu suçu işleyen asli fail, baş aktör olarak Ece Koç olmaktadır ve tahliye edilmesinin hiçbir hukuki açıklaması yoktur. Ama, sözde suçun asli faili Ece Koç tahliye edilmiş, bu konuyla hiçbir ilgisi hatta böyle bir konudan haberi bile olmayan arkadaşlarımız ise sözde yönetici iddiasıyla bu uydurma suçla ilişkilendirilerek cezaevinde tutuklu tutulmaktadır.

Benzer durum Özkan Mamati adlı husumetli katılan için de geçerlidir. Özkan Mamati, ifadesinde dolandırıcılık yaptığını açık açık itiraf etmektedir. Bu dolandırıcılık faaliyetlerinde camiamızdan dahil olan hiç kimse bulunmamaktadır. Buna rağmen, yine sözde yöneticilikle suçlanan arkadaşlarımızın üzerine Özkan Mamati’nin işlediği dolandırıcılık suçunun isnadı haksız yere yüklenirken, Özkan Mamati dışarıda serbestçe dolaşmakta ve bu konuda yargılanmamaktadır.

Görüldüğü üzere, müşteki veya etkin pişman olmak, tüm hukuk kurallarının dışına çıkılarak adeta ödüllendirilmekte, bu kişiler tümüyle kendi hür iradeleriyle bağımsız ve ferdi olarak işledikleri gerçek ve somut suçlardan dolayı bile herhangi bir soruşturma ve kovuşturmaya uğramamaktadır. Tam tersine, bu suçlar gerçek faillerine değil, bunlarla hiçbir ilgisi olmayan, bu konular hakkında hiçbir bilgileri bulunmayan Sayın Adnan Oktar ve arkadaşlarımıza yüklenmeye çalışılmaktadır. Bunlar, tarihte görülmemiş türden haksızlık, zulüm ve hukuksuzluklardır.

  • Kumpasçılar, önceki etkin pişmanlara suni ek ifadeler verdirerek yeni etkin pişmanlar devşirmeye çalışmaktadır:

Sözde suç isnatlarına yönelik tek bir maddi delil dahi bulunamaması nedeniyle, sözde müşteki ve sözde itirafçıların beyanlarına muhtaç kalan komplocuların yakın zamandaki hedefi, dosya kapsamında tutuklu olarak yargılanan arkadaşımız Hikmet Fatih Müftüoğlu olmuştur.

Mart 2020 sonundan itibaren ilginç olaylar dizisi birbirini takip etmiştir. Etkin pişman sanıklar Murat Terkoğlu, Mustafa Arular ve Burak Abacı, dosyaya art arda sundukları dilekçelerde organize bir biçimde, Hikmet Fatih Müftüoğlu hakkında kendilerince tahrik etmeye yönelik çeşitli değerlendirmelerde bulunmuşlardır. 

Burak Abacı 30/03/2020 tarihinde AV. FUAT SELVİ’NİN ÜST YAZISI İLEMurat Terkoğlu 08/04/2020 tarihinde YİNE AV. FUAT SELVİ’NİN ÜST YAZISIYLA ve aynı tarihte Mustafa ArularYİNE FUAT SELVİ ÜST YAZISI İLE dosyaya söz konusu beyanlarını sunmuşlardır. Bu (sözde) itirafçı devşirme operasyonunun kimlerin maşası tarafından organize edildiği ortadadır.

Güya, Mahkeme ifadelerindeki eksikliklerin tamamlanması için verildiği belirtilen söz konusu dilekçeler, gerçekte aynı etkin pişmanlık ifadelerinde olduğu gibi tamamıyla bu zavallı kişilere zor ve baskı yoluyla dikte edilmiş, amacı ve niyeti alenen ortada olan ifadelerden oluşmaktadır. Komplocuların baskı ve tehditleri altında, tutuklanmaktan, mallarını ve kariyerlerini kaybetmekten, ailelerinden koparılmaktan, cezaevinin korkunç ortamına geri dönmekten korkan bu kişiler kendilerinden istenenleri harfiyen yerine getirmeye mecbur bırakılmaktadırlar.

Söz konusu kişilerin dilekçelerindeki belli detaylar komplocuların sinsi planlarını deşifre etmektedir. Örneğin, daha önceden etkin pişmanlığa zorlanan bu kişiler şimdi de zorla müşteki yapılmışlardır. Üç farklı etkin pişman sanık tarafından sunulan dilekçelerde, Hikmet Fatih Müftüoğlu hakkında yapılmış birbirinin aynısı ORTAK değerlendirmeler de aynı sinsi ve organize planın bir parçasıdır.

Bu kişiler, 10 gün içinde art arda aynı avukat tarafından sunulan beyanlarında, benzer bir üslup kullanarak Hikmet Fatih Müftüoğlu hakkında, sanki ağız birliği yapmış gibi ortak ifadeler kullanmışlardır. Yargılanmakta olan 250 kadar sanık varken, üçünün de yakın tarihlerde, tek bir kişi hakkında benzer beyanları vermeleri, bunun kumpasçılar tarafından özel organize edilen, her zamanki gibi baskı ve tehdit altındaki mazlum (sözde) etkin pişmanların alet edildiği ve ortak hedef gözetilen bir faaliyet olduğunu açıkça göstermektedir. Üçü de, ittifakla Hikmet Fatih Müftüoğlu’nun “camiamızdan uzak durduğu” yalanını özellikle vurgulamışlardır. Söz konusu ifadeler şöyledir:

Murat Terkoğlu: “Fatih’te bu fırsattan da istifade ederek örgüte uzaktan takılırdı.”

Burak Abacı: “Örgütten uzak duranlardan bildiklerim Fatih Müftüoğlu… Bu kişi 2010 yıllarından sonra hep uzak takıldı. Örgüt evinden ayrıldı ve kendi evinde kalmaya başladı… Kız arkadaşlarını örgütten saklıyordu…”

Mustafa Arular: “… Fatih Müftüoğlu da örgütten uzaklaşanlardan biridir. 2010’lu yıllarda örgüt evlerinden ayrıldı ve ailesiyle kalmaya başladı, kendisine örgüt dışından bir hayat kurdu…”

AÇIKTIR Kİ, KOMPLOCULAR SON DÖNEMDE HİKMET FATİH MÜFTÜOĞLU’NU HEDEF OLARAK BELİRLEMİŞLERDİR. BU NEDENLE DE, YUKARIDA ADI GEÇEN ETKİN PİŞMAN SANIKLARIN SÖZDE SAMİMİ BEYANLARINI İÇERİYORMUŞ GİBİ KURGULANMIŞ DİLEKÇELERLE FATİH MÜFTÜOĞLU ÜZERİNDE BİR TAKIM ASILSIZ İDDİALARLA BASKI KURMAYA, İFTİRACI OLMAYA YÖNLENDİRMEYE ÇALIŞMIŞLARDIR. KENDİLERİNCE  ARKADAŞIMIZ FATİH MÜFTÜOĞLU’NA, “BAK BİZ ÖNDEN YOLUNU YAPTIK, (SÖZDE) ÖRGÜTÜN DIŞINDA, UZAK OLDUĞUNU, ALAKAN OLMADIĞINI SÖYLEDİK. SEN DE BUNLARI ONAYLA, İFTİRALARINI AT KURTULURSUN” MESAJI GÖNDERME GAYRETİNE GİRMİŞLERDİR.

BU HAMLELERİYLE SONUÇ ELDE ETTİKLERİ TAKDİRDE, DİLEKÇELERİNDE UYDURDUKLARI İFTİRALARI VE DOSYADAKİ DİĞER ASILSIZ İDDİALARI KENDİLERİNCE BİRAZ DAHA PEKİŞTİRECEKLERİNİ HESAPLAMAKTADIRLAR.

Nitekim, bu dilekçelerin akabinde, Hikmet Fatih Müftüoğlu’na, kendisinin talebi dışında ve muhtemelen adı geçen kişiler tarafından yönlendirilmiş, Av. Kübra ismli bir avukat görüşmeye cezaevine gitmiş, kendisine etkin pişmanlıktan faydalanmak için son çıkışta bulunduğunu, her şeyin ayarlandığını, son çıkan infaz yasasıyla birlikte tahliye olabileceğini, mahkeme heyetinin de bu tahliyeye sıcak bakacağını, kendisi hakkında beyanda bulunmuş bu üç etkin pişman sanığın söylediklerini teyit eder şekilde beyan verdiği takdirde tahliye olacağını belirtmiştir.

Hikmet Fatih Müftüoğlu ise, defalarca kendisini ziyarete gelen bu avukat hakkında tahkikat yapılması ve ne şekilde etkin pişman devşirildiğinin soruşturulması amacıyla 30. Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir dilekçe sunmuş, durumu izah etmiştir.

Komplocuların, Hikmet Fatih Müftüoğlu’na yönelik bu tür oyunlara başvurmaları elbette ki bu arkadaşımıza yardım amaçlı değildir. Önceden dosya kapsamında bazı kişiler etkin pişmanlık hükümlerine neden zorlandıysa, Hikmet Fatih Müftüoğlu da aynı nedenle etkin pişmanlığa zorlanmaya çalışılmaktadır. Buradaki tek amaç, hiçbir suçları olmayan insanların kandırma, manipüle etme, kışkırtma, tehdit etme, korkutma, vb. yöntemlerle hem kendileri hem de camiamız aleyhine yalan ifadeler vermeye, iftiralar atmaya zorlanmasıdır. Bu suretle komplocular, camiamızı güya bir suç örgütüymüş gibi göstererek, bir yandan da bu sözde örgütün üyeleri güya birer birer çözülüyor, birbirlerine düşüyor, içlerinden ardı ardına itirafçılar çıkıyor izlenimi vermeye çalışmaktadır.

ETKİN PİŞMAN İFADELERİ NEREDE OLUŞTURULUYOR?

Murat Terkoğlu ilk etkin pişman ifadesini 19.07.2018 tarihinde verdi. Bu ifade 17 sayfadan ibaretti. 24.07.2018’de tekrar ifade vermeye gitti. Yeni ifadesi 41 sayfaya çıkmıştı. Bu ikinci ifadeyi alan memur da, aynen Bahar Bayraktar’da olduğu gibi, ilk ifade sırasında bulunmayan 326730 sicil numaralı polis oldu. 

Gülcan Karakaş savcılığa hitaben yazdığı etkin pişman ifadesi 12 sayfaydı. Mali Şube’ye alınarak verdirtilen ifadesinde anlattıkları 50 sayfayı buldu.

ETKİN PİŞMAN BAHAR BAYRAKTAR’IN EK İFADESİNDEKİ ŞAŞIRTICI DETAY

Bahar Bayraktar operasyon günü Bordum’da yakalanıp İstanbul’a getirildi. 13 Temmuz 2018’de etkin pişman ifadesi verdi. Bu ifade 15 sayfaydı.

Bu ifadesinden 6 ay sonra, 20 Ocak 2019’da “daha sonradan aklına gelen bazı hususları” anlatmak üzere bir kere daha Mali Şube’nin yolunu tuttu. Bu seferki ifadesi 55 sayfa idi. Aradan geçen süreçte aslında değişen bir şey yoktu. Sadece yeni ısmarlama suçlamalar yapılması ve bu suçlamaların da bazı etkin pişmanlar yoluyla dosyaya girmesi gerekiyordu. İkinci ifadesini alan memur, daha önce de dikkat çektiğimiz 326730 sicil nolu memur idi.

Bu ifadesinden sadece 2 hafta önce, 5 Ocak 2019’da Beril Koncagül ve Çağla Çelenlioğlu etkin pişman olmuştu. 6 ay boyunca aklına eski hususlar bir türlü gelmemiş olan Bahar Bayraktar, bu yeni ifadesinde sayfalar dolusu anlatımında Beril Koncagül ve Çağla Çelenlioğlu’nun etkin pişman ifadelerinde geçen anlatımları destekler anlatımlarda bulundu.

MÜŞTEKİLER AYNI TARİHTE MALİ ŞUBE’NİN YOLUNU NASIL BULDU?

Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı yürütülen soruşturma 2016 yılı Ağustos ayında Emniyet Müdürlüğü’ne yollanan bir ihbar mesajı ile başlamış, 2019 yılı Temmuz ayında iddianamenin kabul edilmesiyle kovuşturmaya dönüşmüştür. Tam 3 yıllık bir süreç söz konusudur. Kaldı ki, dosyada müşteki sıfatıyla yer alan kişilerin sözde isnatları, 1990’lı yıllara kadar gitmektedir. Bu, 30 yıllık son derece geniş bir zaman dilimidir.

Ancak ne ilginçtir ki, dosyanın müştekilerinin ifade vererek güya kendilerine karşı işlenen suçları şikayet ettikleri tarihlere baktığımızda karşımıza düşündürücü bir tablo çıkmaktadır.

Çalışmanın başında Özkan Mamati-Uğur Şahin-Ümit Kuruca’nın Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdikleri ihbar mesajından bahsedilmiştir. Bu mesajın tarihi 06.11.2017idi. Bunun ardından Özkan Mamati Mali Şube’ye 09.11.2017’de giderek ilk ifadesini verdi. Özkan Mamati’den dört gün sonra, 13.11.2017’de ise Uğur Şahin ve Ümit Kuruca birlikte giderek ifade verdiler. Mali Şube’ye giderek ifade verme furyası bu şekilde başladı, peki nasıl devam etti?

            20.11.2017 Özkan Mamati (2. kere ifade verdi.)

            03.01.2018 Uğur Şahin (2. kere ifade verdi.)

            18.01.2018 Özkan Mamati (3. kere ifade verdi.)

            22.01.2018 Ceylan Özgül

            23.02.2018 Ceylan Özgül (2. kere ifade verdi.)

            26.02.2018 Ceylan Özgül (3. kere ifade verdi.)

            02.04.2018 Ceylan Özgül (4. kere ifade verdi.)

            04.04.2018 Ceylan Özgül (5. kere ifade verdi.)

            09.04.2018 Ceylan Özgül (6. kere ifade verdi.)

            30.04.2018 Ceylan Özgül (7. kere ifade verdi.)

Görüldüğü gibi bu kişiler, birazdan dikkatinizi çekeceğimiz “ifade furyası” başlamadan evvel defalarca ifade vermiş, kumpasın gereken alt yapısını oluşturmuşlardı. Bu şekilde arkadan gelecek diğer suni müştekilerin verecekleri ifadelerde nelere dikkat edeceklerini, hangi detayları özellikle vurgulayacaklarını, hangi konuları suç gibi aktaracaklarını tayin eden çerçeve çizilmişti.

Öte yandan, bu çerçeve bir başka yolla daha çizilmeye devam ediyordu: Twitter hesabı @kediLeaks… Bu tetikçi hesabın aktive edildiği 01.11.2017 tarihinden itibaren Adnan Oktar camiasına yönelik karalama kampanyası öyle yoğun yürütülmüş, hayali suç isnatları öyle sıklıkla tekrarlanmıştı ki, artık bu hesabı takip eden herkes temel suçlama kavramlarını çok iyi öğrenmişti. Kaldı ki, Özkan Mamati bunlarla da yetinmemiş, müşteki yapacağı kişileri kıskaca alma çalışmaları ile zaten yakın temas kurmuş, herbirine neyi nasıl söyleyeceğini çalıştırmıştı. Bu yakın temas ile ilgili olarak, Ceylan Özgül’ün 20.07.2018 tarihinde TRT World’de katıldığı the “Newsmaker” isimli televizyon programında söylediği bir sözünü hatırlatmak istiyoruz:

“Tüm bu müştekilerle geçen ay bir aile gibi olduk, tüm hikayelerini ve şikayetlerini biliyorum.”

İşin doğrusu Özkan Mamati ve yönlendirdiği kişiler, 2017 yılının sonlarından itibaren bu dosyada zorla müşteki yapılan kişilerle temas halindedirler. Gerçekten de “tüm hikayelerini ve şikayetlerini” bildikleri doğrudur, çünkü bu çalışmaları birlikte yürütmüşlerdir.

İngiliz derin devleti ve Özkan Mamati tarafından korkutulan ve kullanılan Ceylan Özgül’ün, “basın önemlidir” düsturuyla kanal kanal dolaşıp hayali senaryoları tüm Türkiye’ye aralıksız anlattığı ama suçlanan kişilerin buna karşı hiçbir cevap hakkının olmadığı dönemde, 02.08.2018 tarihinde Ceylan Özgül bu sefer İHA isimli haber ajansı ile röportaj yapmıştır. Bu röportajda da şunu söyler:

“Biz zaten buradaki müştekilerle özellikle o gruptan ayrıldıktan sonra çok ciddi bir bağ oluşturduk, yani bu süreç boyunca da çok yakınlaştık, aile gibi olduk. Ben onların hepsinin hikayesini de biliyorum, o yüzden birer birer birçoğuyla tanıştım da, tanıyorum da.”

Bu açıklamalar, müştekilerin kurulan kumpas çerçevesinde nasıl kıskaca alındıklarını anlamamız için fazlasıyla yeterlidir. Nitekim, yukarıda bahsettiğimiz şekilde hazırlık aşaması tamamlandıktan sonra sözde müştekiler BİR ANDA Mali Şube’ye akmaya başlarlar. Tarihlere bakalım:

            27.04.2018 Beyza Banu Yavuz

            01.05.2018 Hanife Akalın

            04.05.2018 Özkan Mamati (4. kere ifade verdi.)

            09.05.2018 Özkan Mamati (5. kere ifade verdi.)

            09.05.2018 Ömer Çelenlioğlu

            10.05.2018 Ezgi Çelenlioğlu

            10.05.2018 Gamze Çelenlioğlu

            10.05.2018 Tülin Çelenlioğlu

            11.05.2018 Emre Yaşar Ertüzün

            12.05.2018 Emin Koç

            15.05.2018 Hanife Akalın fotoğraf teşhisi

            17.05.2018 Fırat Develioğlu

            18.05.2018 Dilara Aktunç

            19.05.2018 Serpil Ekşioğlu

            22.05.2018 Ebru Alkan

            22.05.2018 Özkan Mamati (6. kere ifade verdi.)

            24.05.2018 Hatice Ural

            25.05.2018 Saber Mohamed Valipour

            26.05.2018 Ceylan Özgül (8. kere ifade verdi.)

            26.05.2018 Ebru Alkan (2. kere ifade verdi.)

            28.05.2018 Beyza Banu Yavuz fotoğraf teşhisi

            29.05.2018 Hande Nur Ünal

            29.05.2018 Ezgi Çelenlioğlu fotoğraf teşhisi

            29.05.2018 Gamze Çelenlioğlu fotoğraf teşhisi

            30.05.2018 Ümit Kuruca (2. kere ifade verdi.)

            30.05.2018 Emin Koç (2. kere ifade verdi.)

            31.05.2018 Zeynep Ceren Yiğitcan

            01.06.2018 Seda Işıldar ifade ve fotoğraf teşhisi

            01.06.2018 Hande Nur Ünal fotoğraf teşhisi

            01.06.2018 Elmas Hilal Kahraman

            03.06.2018 Elmas Hilal Kahraman fotoğraf teşhisi

            03.06.2018 Serpil Ekşioğlu fotoğraf teşhisi

            05.06.2018 Hanife Akalın (2. kere ifade verdi.)

Görüldüğü gibi, 5 haftalık süreçte sözde müştekiler kelimenin tam anlamıyla Vatan Caddesi’nde bulunan Emniyet Müdürlüğü Mali Şube’ye akın etmişlerdir. Çok iyi bilindiği gibi o dönemde yürütülmekte olan soruşturma gizlidir, polis operasyonu yapılmamıştır. Dolayısıyla, bu ifadelerin verildiği dönemde Mali Şubenin camiamız hakkında bir soruşturma yürütüyor olduğunu kimsenin bilmesine imkan yoktur. Normalde bir vatandaşın ifade vermek veya şikayette bulunmak üzere gitmesi gereken yer bir karakol ya da Emniyet Müdürdüğü’dür. Ancak yukarıda adını verdiğimiz, 30 yıl içinde farklı farklı tarihlerde suça maruz kadığını iddia eden, farklı farklı yerlerde ikamet eden bu kişiler sadece 5 hafta içinde, Mali Şube’nin, hatta daha da ince bir detay vermek gerekirse, Mali Şube içinde yer alan “Aklama Suçları Bürosu”nun kapısından geçerek ifade vermişlerdir. Hatta daha da dikkat çekici olan, bir çoğu cinsel suçlamalarla Mali Şubeye gitmiştir.

Örneğin Seda Işıldar isimli müşteki, 1980’li yılların sonunda camiaya gelmiş ve 1994 yılında ayrılmıştır. 20 yıldan fazladır Kanada’da ikamet etmekte olan Işıldar, güya kendisine 30 yıl önce işlenen hayali suçlar için Aklama Suçları Bürosu’nun yerini tam da bu tarihte bulabilmiş, ifade vermiştir.

Fırat Develioğlu isimli müşteki, 2000 yılında camiadan ayrılmış, Kazakistan’a yerleşmiş, 18 sene hiçbir girişimde bulunmamış ancak bir gün aniden bu kumpasın gereklerini yerine getirmek için Kazakistan’dan uçağa atlayıp önce Özkan Mamati ile bir araya gelmiş sonra diğer müştekilerle aynı tarihte Mali Şube’ye gitmiştir.

Emin Koç, Ebru Alkan, Serpil Ekşioğlu gibi müştekiler ortalama 25-30 yıl boyunca bu camianın içinde yer almış, her türlü sivil toplum kuruluşu faaliyetine destek vermiş, ancak her ne hikmetse 25-30 yıl boyunca yer aldıkları camiayı, 2018 yılının tam olarak o 5 haftası içinde binbir çeşit suçla itham etmeye başlamışlardır.

Söylemek istediğimiz şey çok nettir. Açıkça ve bir kumpasın gerektirdiği şekilde organize bir hareket vardır. Durum oldukça açık olduğundan son bir örnek vererek devam etmek istiyoruz.

Hanife Akalın isimli müşteki, 2012 yılından 2018 yılı başına kadar 6 yıl boyunca bu camiada hiç aralıksız olarak tecavüze uğradığını, darp edildiğini, silah gösterilerek, içeceğine ilaç atılarak tecavüzlere uğradığını iddia etmektedir. 6 yıl boyunca bu kadar korkunç muamelelere maruz kaldığını iddia eden Hanife Akalın, bu süre boyunca her gün anne babasıyla yaşadığı evde konaklamakta, okuluna gitmekte, işinde çalışmaktadır. 6 yıl boyunca bu camiadaki çok sevdiği arkadaşlarıyla çektirdiği ve sosyal medyada paylaştığı sayısız fotoğraf ve video bulunmaktadır. Bu süre zarfında adli makamlara yönelik hiçbir girişimde bulunmamış olan Akalın, 2018 başlangıcında Özkan Mamati’nin iknaları sonucunda camiayla ilişkisini kesmeye karar verdikten sonra, Ataşehir’de ikamet etmesine rağmen diğer müştekilerle aynı tarihte Ataşehir’den yola çıkıp Vatan Caddesi’ndeki Mali Şube’nin içindeki Aklama Suçları Bürosu’nu bulabilmiştir!

Bu tarz örnekler ilerleyen aylarda gerçekleştirilen toplu ifade vermelerde de aynı şekilde göze çarpmaktadır. Ortaya koyduğumuz somut durum, bu müştekilerin tek bir merkezden idare edildiklerini, yönlendirildiklerini ve ifadeye götürüldüklerini göstermektedir. İşte bu merkez dediğimiz yapı, aslında Özkan Mamati’den yönlendirdiği veya korkutarak kontrol altına aldığı ve halen tehdit ettiği SUNİ müştekilerden başkası değildir.

KISKAÇ OPERASYONLARI – II

Mervenur Gözcü’nün durumuna çok benzeyen başka bir “kıskaca alma” durumu, yabancı uyruklu Serra Mohamed Valipour’da yaşanmıştır. Özkan Mamati, aynen Mervenur Gözcü gibi Serra Mohamed Valipour’u da yakın takibe almıştır. Onun da yaşı 18’den küçük olmasına rağmen, polise ifade vermeye yasal velisiyle değil Özkan Mamati’nin yönlendirdiği Serpil Ekşioğlu ve Uğur Şahin ile gelmiştir.

Serra Valipour, dava ile alakalı olabilecek olan ve delil niteliği taşıyan bazı fotoğrafları Emniyet Müdürlüğü yerine Uğur Şahin’e teslim etmiştir. Nitekim Uğur Şahin de bunların arasından Valipour, annesi ve Adnan Oktar’ın birlikte çektirdiği fotoğraf üzerinde oynama yaparak, annesini fotoğraftan çıkarmış ve sanki Serra Valipour ve Adnan Oktar yalnızlarmış gibi göstererek fotoğrafı emniyete bu şekilde sunmuştur. Böylece güya Serra Valipour, Adnan Oktar ile tek başınaydı imajı verilmek istenmiştir.

İfade öncesinde yaptıkları konuşmalarda Özkan Mamati ve diğer bazı sözde müştekilerin gerek Mervenur Gözcü’yü, gerekse Serra Mohamed Valipour’u nasıl yönlendirdiğini, nasıl kandırdığını, Mervenur Gözcü’ye söylenen yalanlardan biri ifadenin kamera kayıtlarında ortaya çıktığı için tahmin etmek zor değildir. Kaldı ki bir davada müşteki olan bir kişinin, aynı dava için birisini müşteki olmaya iknaya çalışması, onunla önceden görüşmesi, onunla birlikte ifadeye gelmesi bile tek başına o kişi üzerinde bir baskı oluşturulduğunu ve o kişinin yönlendirilebileceğini düşünmeye yetecek bir şüphedir.

Bu tarz örnekleri daha çoğaltmamız mümkün. Müşteki Ramazan Manay’ın ifadesinde söylediği üzere Özkan Mamati ile telefonla konuştuktan sonra ifade vermeye gitmesi, etkin pişman Emre Kutlu’nun ifadesinde söylediği üzere operasyon sabahı Özkan Mamati’den telefon almış olması, Özkan Mamati’nin Kutlu’ya “kandırıldığını” söylemesini telkin ettiği, hatta ifade için yanına sözde müşteki Alper Ünek’i vermeyi teklif etmesi, Hatice Ural’ın operasyondan sonra arkadaşımız Dolunay Tezin’in ailesini arayarak “yanımda Özkan Mamati de var, beraberiz, kızınızı etkin pişman yapmamız lazım, yoksa paçayı kurtaramayacak” demesi gibi çok fazla örnek bulunmaktadır. Bu çalışmada paylaştıklarımız, tespit ettiklerimizin sadece bir kısmıdır. Dosyadan erişemediğimiz çok sayıda evrak incelenebildiğinde, çok daha fazla delil ortaya çıkacaktır.

Öte yandan, Özkan Mamati ve ekibinin burada bazı örneklerini verdiğimiz “temasları”, bir noktada daha şüphe uyandırıcı bir durumun oluşmasına sebebiyet vermiştir.

KISKAÇ OPERASYONLARI – I

Özkan Mamati ve ekibi, özellikle genç yaştaki bazı kişileri hedeflemiş, Adnan Oktar veya arkadaşlarıyla herhangi bir tarihte görüşme yapmış olan bu kişileri tam tabiriyle kıskaca almışlardır.

Özkan Mamati, Adnan Oktar camiasıyla tanışıklığı bulunan neredeyse herkese ulaşmaya çalışmıştır. Kontrolündeki bazı sözde müştekilerin de desteğiyle ulaşabildiklerinden bazılarını kandırarak, bazılarını ise tehdit ederek kendi tarafına çekmiştir.

Bunu yaparken aldatacağı kişiye birçok detay hakkında yalan anlatımlarda bulunmuş, çok sayıda güvence vermiştir. Örneğin, bir kere polise ifade vermeye gitmeleri durumunda, aldattığı bu kişilerin bir daha hiçbir şey yapmalarına gerek olmayacağını söylemiştir. Hatta, polis ifadeleriyle ilgili ailelerinden, arkadaş çevrelerinden kimsenin haberdar olmayacağını çünkü ifadelerinin gizli tutulacağını garantilemiştir.

Bu şekilde yönlendirilen genç kızlar, normal şartlarda kendileri için asla kullanmayacakları, haysiyetlerine ve onurlarına dokunacak ifadeleri kullanarak, kendilerine yönelik akıl almaz hakaret ve iftirada bulunmuşlardır. Kendi onurlarını aşağılamak zorunda bırakılmışlar ve insan içine çıkamayacak hale getirilmişlerdir. “İtiraf” adı altında, ağır ithamlarla, kendilerine hakaret ettirmişlerdir. Bir genç kızı, bu duruma getiren şartları ve baskıyı ciddi şekilde dikkate almak gerekmektedir.

Özkan Mamati’nin tehdit etme yöntemi net ve açık olarak camiaya yapılan (veya öncesinde yapılacağı söylenen) polis operasyona işaret ederek, bu kişilerin kendilerinin de camiaya yakınlıkları sebebiyle hapse girecekleri, ailelerine, arkadaşlarına, iş çevresine rezil olacakları, bir daha insan içine çıkamayacakları, uzun yıllar hapiste kalacakları şeklindedir. Bundan dehşete kapılan bir genç kız, “gizli kalması vaat edilen” bu iftiraları, söylemeye mecbur bırakılmaktadır.

Husumet grubu tarafından gözü korkutularak iftiraya ikna edilmişkişilerden biri Mervenur Gözcü’dür. İfade verdiği 3 Ağustos 2018 tarihinde 18 yaşından küçük olan Gözcü, bu ifadeye yasal velisiyle değil Özkan Mamati ve Serpil Ekşioğlu ile gelmiştir. Çünkü ailesinin ifade verdiğini öğrenmeyeceğini ummaktadır. Bu ifade sırasında Özkan Mamati’nin kendisine nasıl yalan söyleyip kandırdığını da daha önceki satırlarda yer verdiğimiz gibi açıkça ifade etmiştir.

Konumuz itibariyle tekrar hatırlamak gerekirse, Mervenur Gözcü’nün Mali Şube’de verdiği ifade görüntülü olarak kaydedilmiştir. Bu video izlendiğinde, ekran üzerindeki zaman göstergesi 13:09:59’u gösterirken Mervenur Gözcü’nün şu konuşmayı yaptığı duyulmaktadır:

“Şöyle birşey var, BEN SONRADAN ÖĞRENDİM, hani o yemekten şüpheleniyordum ya ben, o yemeğin içinde meğersem lityum hapı varmış. (Bu noktada ifadeye katılan görevli bu bilgiyi nasıl öğrendiğini soruyor.) ÖZKAN ABİDEN ÖĞRENDİM, BENİ GETİREN ADAM.”

Yukarıda örneklendirilen bu ifade üzerinde düşünüp durum değerlendirmesi yaptığımızda şunu görmekteyiz:

1) İngiliz derin devletinin kontrolündeki Özkan Mamati, Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı kendince bir savaşa girmiştir. Bu savaşta korkutup kandırdığı kişilerin de desteğini almıştır.

2) Bu şekilde yanaştıkları kişilerden birisi de Mervenur Gözcü oldu. Henüz 18 yaşını doldurmamış olan Merve Gözcü’yü 36 yaşındaki Özkan Mamati kendi ablukası altına almıştır.

3) Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında yalanlar anlatarak müşteki olmaya ikna etmiştir.

4) Beraber oturup Mervenur Gözcü’nün vereceği ifadeyi ona çalıştırmış, neler anlatması gerektiğini dikte etmiştir.

5) Henüz reşit olmayan Mervenur Gözcü’yü, Serpil Ekşioğlu’nun aracılığıyla Mali Şube’ye yönlendirmiş, bunu da Mervenur Gözcü’nün ailesinden gizli olarak yapmıştır.

6) Mervenur Gözcü’ye ikram edilen bir yemeğe güya “lityum hapı” konulduğu ve bu şekilde ifade vermesi gerektiğini söylemiş ve Mervenur Gözcü’yü alenen kandırmıştır.

7) Mervenur Gözcü’yü kolundan tutup ifade vermeye kendisi götürmüştür.

Mervenur Gözcü’ye ifadesinde “neler söylemesi” gerektiğinin Özkan Mamati tarafından öğretildiğini gösteren somut bulgulardan birisi de şu cümlede açıkça ortaya çıkmaktadır:

Cinsel ilişki oldu, ilk önce anal, sonraki görüşmemizde oral (Not: altıncı görüşme) Anal ilişki sırasında krem tarzı birşey vardı, HERHALDE SÖYLEMEM GEREKİYORMUŞ.”

Yani açıkça görüldüğü gibi Özkan Mamati, Mervenur Gözcü’ye “ifadende bu şekilde söylemen gerekiyor” demiş, o da kendisine dikte edilen cümlelerden aklında kalanları anlatırken ağzından böyle bir cümle çıkıvermiştir.

Mervenur Gözcü’nün ifadesi boyunca kullandığı kelimeler ve kendisini ifade etme yöntemi de hep “birilerinden” duyduklarını aktarma şeklindedir örneğin;

  • …kamera kullanıyorlarmış.
  • …tek tek izliyormuş…
  • …şu tarz bir tekniği varmış…
  • …yavaş yavaş komutlar vermeye başlıyormuş…
  • …hipnoz taktiğiymiş.

Peki Özkan Mamati’nin müştekileri yönlendiren bu davranışı tek bir olaya mahsus, önemsiz görülebilecek bir davranış mıdır? HAYIR. Şimdi Özkan Mamati önderliğindeki bu karanlık çetenin aynı yönde yaptıkları başka faaliyetleri görelim.

BERİL KONCAGÜL İLE İLGİLİ GERÇEKLER

Kumpasçılar ayrı bir koldan, Adnan Oktar’ın eski – yeni arkadaşlarından ulaşabildikleri herkese ulaşarak tehdit etmiş, göz dağı vererek kendi taraflarına çekmeye çalışmışlardır. Bunlardan birisi, operasyonun başından itibaren Adnan Oktar ve arkadaşlarını savunan Beril Koncagül’dür.

Beril Koncagül, cezaevinden kurtulamayacağı telkiniyle kandırılıp etkin pişman yapılmıştır.

Olayın başlangıcı, Beril Koncagül cezaevindeyken, Özkan Mamati’nin Beril Koncagül’ün ailesini sürekli tehdit etmesine dayanmaktadır. Beril Koncagül, cezaevinde kaldığı 6 ay boyunca bu konuda büyük bir direniş göstermiş ve cezaevindeyken bu tehditlerden rahatsız olup Özkan Mamati ve Ümit Kuruca’dan şikayetçi olmuştur. 28 Eylül 2018 tarihli kendi el yazısıyla kaleme aldığı dilekçesinde Koncagül şunları söylemektedir:

“Müştekilerden Ümit Kuruca’nın ailemle irtibata geçip aslı olmayan beyanlarda bulunması ve yine müştekilerden Özkan Mamati’nin açtığı ve yazdığı yasal olmayan internet sitesini (@kediLeaks) delil gösterip hiçbir delili olmamasına rağmen beni mağdur gibi gösterip, aileme duygusal baskı yapılarak şikayetçi olmaya zorlanmıştır. Aynı zamanda yine bu baskı sonucu hiçbir bilgimin olmadığı ve işlemediğim suçları kabul edip, bu zamanda onlara müştekilerden gelen üstü kapalı tehditleri bertaraf etmem için itirafçı olmaya zorlanmaktayım. Bu süreçte, bu baskı ve üstü kapalı tehditlerin sonucu aynı zamanda hukuki olarak müştekilerden ve avukatlarından gelen yalan yanlış ifadelerle ailem kandırılmaktadır. Cezaevinde irtibatımızın tam sağlanamaması bu süreci daha da zor duruma getirmektedir. Ailemle aram açılmaktadır. İlerki süreçte, yine bu şekilde devam ederse ailemle sorun yaşadığım aleyhimde bir propaganda malzemesi yapılacağımı şimdiden bildiriyorum. Hukuken bir önlemi varsa, müştekilerin ailemle irtibatının engellenmesini talep ediyorum.”

Beril Koncagül operasyonun düzenlendiği andan itibaren kesintisiz şekilde bir komplo düzenlendiğini ve kesinlikle suçsuz olduklarını savunmuştur. Çağlayan Adliyesi’ne götürülürken kelepçeli ellerini havaya kaldırarak tepkisini dile getirmeye çalışmıştır. Gözaltı sürecinin bitiminde Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde alınan ifadesinde tüm suçlamaları reddetmiş, Adnan Oktar ve arkadaşlarını tüm gücüyle savunmuş, suçsuzluklarını anlatmıştır. Yenişehir Cezaevi’ne nakledildikten sonra, Çağla Çelenlioğlu ile aynı hücrede kalmış ve 6 ay boyunca tamamen tecrit olarak kaldığı bu hücrede etkin pişman olması yönündeki tüm baskılara dirayetle karşı koymuştur.

Beril Koncagül’ün etkin pişman olmaya zorlandığı sürece kadar, Adnan Oktar’a ve diğer cezaevlerindeki arkadaşlarına yazdığı 30’dan fazla sevgi ve özlem dolu mektubu bulunmaktadır. Bu mektuplarda arkadaşlarını ne kadar çok sevdiğini, özlediğini, çıkınca onlara kendisiyle özdeşleşmiş olan vişneli kekini yapacağını, bazen avluya çıktığında duyduğu özlemden dolayı arkadaşlarının ismini bağırdığını hatta çılgınlık yapıp mahkeme günü de bu şekilde bağıracağını, cezaevinin tek zorluğunun arkadaşlarını görememek olduğunu, yazdığı mektupların çokluğundan dolayı kime ne yazdığını bile hatırlayamadığını, kedisi Bumbum’u ne kadar çok özlediğini, saçlarının yeni şeklinden yedikleri özel yemeklere ve giydikleri kıyafetlere kadar birçok detayı büyük bir sevgi ve coşkuyla yazmıştır. Arkadaşlarına böylesine derin sevgi duyan ve o vakte kadar iftira atması yönünde müştekilerden gelen tüm baskılara direnen Beril Koncagül, cezaevinden kesin çıkamayacağına, geleceğinin yok olduğuna inandırılınca, canı gibi sevdiği arkadaşlarına iftira atmak zorunda bırakılmıştır.

AVUKAT ANDAÇ MARAŞLIOĞLU’NUN GİRİŞİMLERİ

Husumetli müştekilerin yönlendirmesiyle sistematik şekilde hayata geçirilen sözde itirafçı devşirme girişimlerinden biri de Altuğ Müştak Berker’e karşı yapılmıştır. Şöyle ki;

Andaç Maraşlıoğlu isimli avukat 11.07.2018 tarihli operasyon sonrasında Altuğ Müştak Berker’e ulaşmış ve kendisiyle görüşmek istemiştir. Altuğ M. Berker de bu talebi kabul etmiştir ve görüşme gerçekleşmiştir. Altuğ M. Berker, Andaç Maraşlıoğlu’nun kendisine ne teklif edeceğinden bihaber olarak bu görüşmeye gitmiştir.

Andaç Maraşlıoğlu, görüşme sırasında öncelikle, tıpkı diğer bahsi geçen  avukatlar gibi tehditvari ve gerçek dışı söylemlerle Altuğ M. Berker’in gözünü korkutmaya çalışmıştır. Av. Maraşlıoğlu, o tarihlerde polis operasyonunun henüz yeni yapılmış olması ve kamuoyunda kasıtlı oluşturulan aleyhe algının halen daha devam ediyor olmasının kendisine verdiği cesaretle Altuğ M. Berker’e, hapse girdiği takdirde ömür boyu dışarı çıkamayacağı gibi uydurma söylemlerde bulunmuştur. Ayrıca, eğer gerçekten kurtulmak istiyorsa tek yolun onun söylediklerini yapması ve kendisine ilk etapta 100 bin TL vermesi gerektiğini söyleyerek açıkça haksız bir menfaat talebinde bulunmuştur. Hatta eğer dediklerini yapar ve parayı hemen kendisine öderse, ELİNİ KOLUNU SALLAYARAK EMNİYETİN ÖN KAPISINDAN GİRİP ARKA KAPISINDAN ÇIKACAĞINI söyleyerek ikna etmeye çalışmıştır.

Yukarıda izah etmeye çalıştığımız hususları kısaca özetlemek gerekirse; Adnan Oktar ve arkadaşları gözaltına alındıkları ilk andan itibaren tarihte eşine nadir rastlanan bir karalama ve yıldırma operasyonuna maruz kalmışlardır. Gerek dosyanın husumetli müştekileri gerekse emniyet ve basın camiası içerisinde gayri hukuki işbirliği yaptıkları çevreler bu operasyonu an be an büyük bir titizlikle sürdürmüşlerdir ve halen de sürdürmektedirler. Bu kişilerin motivasyonu ise hiç şüphesiz ki, haksız menfaat temin edebilmektir. Çünkü görüştükleri her kişiden sözde itirafçı olarak tahliye edilmeleri halinde astronomik rakamlarda paralar istemişlerdir. Adnan Oktar’ın birçok arkadaşı bu teklifle hiç ilgilenmemiş ve gelen avukatları reddetmiştir. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi cezaevlerinin olumsuz şartları ve yaşadıkları ciddi rahatsızlıklar nedeniyle zor günler geçiren birkaç kişi şikayet edilen avukatların bu haksız tehdit ve telkinlerine boyun eğmek zorunda kalmışlardır.

Kişilerin gerçek ve özgür iradelerini dış etkenleri kullanarak kırmak ve bu kişilerin gerçek olmayan ifadeler vermesini sağlamak hukuk kurallarımızla bağdaşmadığı gibi, bu hukuksuzlara aracı olan avukatların bağlı oldukları mesleki ve ahlaki kurallara da aykırıdır.

Avukatlık mesleğinin ana amacı 1136 sayılı Avukatlık Kanunun 2. maddesinde tanımlanmıştır. Bu kanun maddesi uyarınca; Avukatlığın amacı; hukuki münasabetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır.

Halbuki adı geçen avukatlar, değil yargı organları ile resmi kurumlar arasında hukuk kurallarının uygulanmasını sağlamak, tam aksine vekalet ilişkisi ve dosya kapsamında menfaat çakışması bulunan savunmasız durumdaki tutuklu kişileri hukuksuzluk yapmaya zorlamaktadırlar. Üstelik tüm bu hukuksuzları, Sayın Savcılarımızın ve Devletimizin adını kullanarak ve yeri geldiğinde onlara karşı gerçeğe aykırı iddialarda bulunarak yapmaktadırlar.

Adı geçen avukatların bu eylemleri ceza kanunlarımız kapsamında suç olmakla birlikte aynı zamanda Avukatlık Kanunun m.134 ve 135’de tanımlanan disiplin cezalarının en ağır hallerini gerektirdiği aşikardır.

AVUKAT HÜSEYİN KÜÇÜK’ÜN CEZAEVİ ZİYARETLERİ

Fuat Selvi gibi iftiracı devşirmeye çalışan başka bir isim ise avukat Hüseyin Küçük’tür. Bu avukat, cezaevine konulduktan yaklaşık 6 ay sonra etkin pişman olmaya karar veren Çağla Çelenlioğlu’nu ikna eden avukattır.

Çağla Çelenlioğlu ve birazdan detaylarını aktaracağımız Beril Koncagül, Bursa Yenişehir cezaevinde aynı hücrede tutulmaktaydı. Çağla Çelenlioğlu operasyonun başından itibaren hep arkadaşlarının safında yer almış, iftira atmak istemediğini belirtmiş, kendilerine yapılanın bir kumpasolduğunu söylemişti. Mali Şube’de gözaltındayken alınan ifadesinde kendisine yapılan suçlamaları reddetmişti.

Çağla Çelenlioğlu Bursa Yenişehir Cezaevi’ne yerleştirildikten sonra aynı dosya kapsamında tutuklanarak farklı cezaevlerine gönderilen arkadaşlarıyla defalarca mektuplaşmıştır. Çizim kabiliyeti sayesinde arkadaşlarına sayısı yüzlere varan karikatür çizip yollamıştır. Tüm mektuplarında ve karikatürlerinde onları ne kadar çok sevdiğini ve bu yaşadıklarının bir komplo olduğunu belirtmiştir. Bu durum Av. Hüseyin Küçük ile tanışana kadar devam etmiştir.

Avukat Hüseyin Küçük ile konuşup müebbet hapis cezası alacaklarına inandırılan Çağla Çelenlioğlu, bu noktada adeta 180 derece dönüş yaparak bir anda Adnan Oktar ve çok sevdiği arkadaşlarını çok ağır ithamlarla suçlamaya başlamıştır.

İzmir Barosu avukatı olmasına rağmen Hüseyin Küçük, hiçbir tanışıklığı olmadığı, çağırılmadığı halde bu dava kapsamında tutuklu bulunan Kocaeli Cezaevi’nde Ebru Altan’ı, Tekirdağ Cezaevi’nde ise Zeynep Yalçın’ı ziyarete gitmiş, onları da itirafçı olmaya yönlendirmeye çalışmıştır. Ebru Altan ve Zeynep Yalçın bu avukatın meslek etiğine aykırı söylemleri sebebiyle şikayet dilekçeleri yazmışlardır. Zeynep Yalçın şikayetinde, başka bir cezaevinde tutulan kardeşi Mukbil Yalçın’ın da yine avukat Hüseyin Küçük tarafından ziyaret edildiğini, ancak kardeşi bu avukatı tanımadığı için görüşmeye çıkmayınca, Hüseyin Küçük’ün aynı koğuşta kalan başka bir kişi ile görüşerek onun üzerinden Mukbil Yalçın’a haber göndermeye çalıştığını belirtmiştir.

Çağla Çelenlioğlu ve ailesi de Hüseyin Küçük ile hayatlarının hiçbir döneminde rastlaşmamış, tanışmamış ve aralarında bir diyalog yaşanmamışken, söz konusu avukat ilginç bir şekilde İzmir’den kalkıp Çağla Çelenlioğlu’nun tutulduğu Bursa’ya seyahat edip görüşmelere başlamıştır.

Bu görüşmeler sırasında avukat Hüseyin Küçük, Beril Koncagül ile de temasa geçmiş ve onu da etkin pişman olmaya yönlendirmiştir. Beril Koncagül bu durumu 5 Ocak 2019 tarihli etkin pişman ifadesinde şöyle belirtmektedir:

“…ikimiz avukat Hüseyin KÜÇÜK ile konuştuk ve biz Çağla ile beraber koğuşta bildiklerimizi savcılığa ayrı ayrı dilekçe halinde örgüt hakkındaki tüm bildiklerimizi doğru bir şekilde yazıp gönderdik.”

Daha da ilginç olan, bu ifadesi sırasında avukatı farklı bir kişi olmasına rağmen, etkin pişman Beril Koncagül’ün 12.02.2019 tarihinde yapılan fotoğraf teşhisine de avukat Hüseyin Küçük’ün girmiş olmasıdır.

Avukat Hüseyin Küçük’ün de söylemleri Avukat Fuat Selvi ile aynı paralelde olmuş, konuştuğu kişilere hüküm giymekten hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını, tek çözümün etkin pişman olmalarında ve önlerine konulan şablon suçlamaları kabul etmekte yattığını dikte etmiştir.

İzmir’de görev yapan bir avukatın, tanımadığı ve kendisini çağırmayan birileri için İzmir’den kalkıp Bursa’ya, Tekirdağ’a ve Kocaeli’ne gitmesinin altında yatan motivasyon mutlaka araştırılmalı ve gün ışığına çıkarılmalıdır.

Hüseyin Küçük’ün tutuklu Zeynep Yalçın’ın ziyaretine gidişi de aynı şekilde soru işaretleriyle doludur. Öncelikle belirtmeliyiz ki, Zeynep Yalçın ile Hüseyin Küçük isimli avukat arasında ne bir vekalet ilişkisi ne de bir tanışıklık bulunmamaktadır.

Avukat Küçük, Zeynep Yalçın ile yaptığı görüşmede İstanbul Cumhuriyet Başavcılığınca “gizli” olarak yürütülen soruşturma dosyasındaki tüm gizli bilgilere ve çok daha fazlasına hakim olduklarını belirtmiş ve hapisten kurtulmak için tek yolun “sözde itirafçı olmak” olduğunu açık açık söylemiştir.

a) Avukat Küçük, Adnan Oktar’ın ve tüm arkadaşlarının mektuplarını takip ettiklerini ve tüm cezaevindeki bayanlarla tek tek görüşeceğini söylemiştir. Adnan Oktar’ın ve arkadaşlarının kendi aralarında yazılmış mektuplarının rızaları dışında bir başkaları tarafından takip edilmesi, okunması ve bu mektup içeriklerinin çarpıtılarak birilerini tehdit etmek için kullanılması açıkça bir suçtur. Küçük’ün bu eylemlerinin TCK m.132 “haberleşmenin gizliliğini ihlal” ve m.134 “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçlarına vücut verdiği çok açıktır.

Ancak her nedense bir hukukçu olan Küçük açıkça hukuka aykırı eylemlere tevessül etmekten çekinmemekte ve suçsuz insanları 30-40 yıllık arkadaşlarına iftira atmaları için zorlamaktadır. 

b) Avukat Küçük, Zeynep Yalçın’a mutlaka sözde itirafçı olması gerektiğini söylemiş ve buna esas gerekçe olarak da Yalçın’ın hasta olan tutuklu kardeşini göstermiştir. Hüseyin Küçük, Zeynep Yalçın’a sözde itirafçı olursa kendisiyle beraber hasta olan kardeşi Mukbil Yalçın’ı da çıkartacaklarını, AKSİ HALDE KARDEŞİNİN ÖLENE KADAR HAPİSTEN ÇIKAMAYACAĞINI SÖYLEYEREK AÇIKÇA TEHDİTTE BULUNMUŞTUR. Ayrıca,Küçük dosyanın husumetli müştekilerinden olan Fırat Develioğlu gibi kişilerin çok önemsiz insanlar olduğunu, işin içerisinde daha üst seviyede insanlar olduğunu söylemiştir.

c) HüseyinKüçük, Zeynep Yalçın’a tüm bunların haricinde, Sayın Savcılık tarafından “gizli” olarak yürütülen ve savunma müdafilerinin dahi hiçbir detayından haberdar olamadıkları soruşturma dosyasının içeriğini çok iyi bildiğini ve dosyada güya ömür boyu hapis yatmalarına yetecek kadar iddia olduğunu söylemiştir. Hatta HüseyinKüçük, dosya içerisinde güya var olduğunu ileri sürdüğü ancak tamamen gerçek dışı olan birçok iddiayı da sanki gerçekmiş gibi peşpeşe sıralayarak Zeynep Yalçın’ın gözünü korkutmaya çalışmıştır.

Küçük’ün bu sözleri bir hukukçu ciddiyetine yakışmayacak derecede ağır hakaret ve iftiralar içermektedir. Var olması asla mümkün olmayan bazı sözde belgeleri sadece insanların gözlerini korkutup onları kandırmak adına birer gerçekmiş gibi anlatmak avukatlık mesleğinin ahlaki değerleriyle ters düşmektedir. 

Adnan Oktar ve arkadaşlarının dostlukları öyle dünden bugüne gelen bir dostluk değil, sevgi temeline dayalı ve 30-40 yıllık maziye sahip bir dostluktur. Bu nedenle de Adnan Oktar’ın hiçbir arkadaşı bu tarz ucuz tehditlere boyun eğecek, hapisten çıkabilmek için yapmadıkları suçları kabul edecek ve dostlarına iftira atacak insanlar değillerdir. Ancak, cezaevlerinde kasıtlı olarak kötü şartlara maruz bırakılan ve ölüm riski taşıyan hastalığı bulunan bazı kişiler, yaşamları ve sağlıkları arasında bir tercih yapmak zorunda kalarak, adı geçen avukatların baskı ve tehditleri karşısında mecburen pes etmek zorunda kalmışlardır. Onların da sayıları oldukça azdır.

AVUKAT FUAT SELVİ’NİN CEZAEVİ ZİYARETLERİ

Fuat Selvi, cezaevlerinde ziyaret ettiği kişileri korkutup, kuşkuya düşürüp istediği şekilde harekete geçirmek için güya Adnan Oktar’ın arkadaşlarından birçoğunun etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanmayı düşündüğü, hatta Adnan Oktar’ın da bu kişilerin arasında bulunduğu yönünde gerçekdışı söylemlerde bulunmuştur.

Fuat Selvi bir defasında Adnan Oktar’la da görüşmüş ve onu da tek kurtuluşun itirafçı olarak ek ifade vermekte olduğu yönünde ikna etmeye çalışmıştır. Hatta Adnan Oktar’a “altın vuruş” yapması tavsiyesinde bulunmuştur. Altın vuruş, uyuşturucu müptelalarının tek seferde ölümcül doz alarak hayatlarını kaybettikleri duruma verilen argo bir tabirdir. Burada Fuat Selvi’nin ima etmeye çalıştığı şey, Adnan Oktar’ın da cezaevinden kurtulabilmek için etkin pişman olması ve 40 yıllık davasını terk ederek bir nevi kendini manevi anlamda öldürmesidir. Fuat Selvi, aynı zamanda Adnan Oktar’a “HAKKINIZDA HÜKÜM VERİLDİ” diyerek Adnan Oktar ve arkadaşlarının hapse girmesinden güya devletin sorumlu olduğunu ima etmiş, bugünkü mahkeme heyetini de zan altında bırakmıştır.

Adnan Oktar, Fuat Selvi’ye gereken cevabı vererek yanından göndermiş, sonra da hakkında şikayetçi olmuştur.

Selvi, Oktar Babuna’ya aynen şu şekilde söylemiştir: “İNSANLAR SUÇ İŞLEMESELER BİLE DEVLET ÜZERLERİNİ ÇİZEBİLİR, SİZİN DE DEVLET ÜZERİNİZİ ÇİZDİ.

Selvi, Necati Koç ile yaptığı görüşmede aynen şu sözleri sözlemiştir:

  • DEVLET SİZİN GRUBUN DURUŞUNU BEĞENMİYOR, BU YÜZDEN GERÇEKTEN SİZE YÖNELİK ÖZEL UYGULAMALAR VAR
  • SENİN (NECATİ KOÇ) BURADA OLMAMAN, HATTA HİÇ GÖZALTINA ALINMAMIŞ OLMAN GEREKİYORDU, ÇÜNKÜ SENİNLE İLGİLİ DOĞRU DÜZGÜN TEK BİR İDDİA BİLE YOK, SENİN DURUMUNDA OLAN ÇOK FAZLA İNSAN VAR.
  • SİZ NEDEN YATTIĞINIZI BİLMİYORSUNUZ, DEVLETİN DE SİZİ NEDEN YATIRDIĞINA DAİR SOMUT BİR ŞEYİ YOK. AMA ŞUAN DOSYANIZ BOŞ/DOLU FARK ETMEZ, BURADA BİLEREK BEKLETİLİYORSUNUZ.
  • GÖNDERDİĞİNİZ TÜM TUTUKLULUK İTİRAZ VS. GİBİ DİLEKÇELER HİÇ OKUNMUYOR BİLE, ÇÜNKÜ ORADAKİ HAKİM VE SAVCILARIN YAPACAKLARI HİÇBİR ŞEY YOK. ONLAR DA SADECE İFADE VERENLERİN DİLEKÇELERİNİ DİKKATE ALMAK ÜZERE OTURUYORLAR.
  • FARKLI CEZAEVLERİNE DAĞITILMANIZIN SEBEBİ ARANIZDAKİ İRTİBATI KOPARTMAKTI.
  • SİZİN GİBİ ÖRGÜT DOSYALARINDA TCK ÇALIŞMAZ, DEVLET SADECE SENİN DURDUĞUN YERE BAKIYOR.
  • MESELA, SERDAR DAYANIK -SÖZDE- ÖRGÜT YÖNETİCİSİ OLMAKTAN YARGILANIYORDU, ÜZERİNDE 80 YIL CEZA ALACAĞI SUÇLAMALAR VARDI. ANCAK –SÖZDE- İTİRAFÇI OLDUĞU İÇİN BU SUÇLAR İDDİANAMEDE YAVAŞ YAVAŞ BUHARLAŞACAK.
  • -SÖZDE- İTİRAFÇI OLMAK İÇİN BAŞVURANLARDAN, SAVCILIK SADECE KENDİ HAYAT HİKAYELERİNİ ANLATMALARINI İSTİYOR. SAVCILIK HİKAYENİ ANLATINCA BURAK ABACI VE EMRE KUTLU’DA OLDUĞU GİBİ YETERLİ GÖREBİLİYOR VEYA EKSTRA 3-4 SORU DAHA SORABİLİYOR. EMNİYETTE VERİLEN İFADENİN HİÇBİR ÖNEMİ YOK.
  • SAVCININ SORDUĞU SORULARDA VE SENİN HAYAT HİKAYENDE SUÇ OLAN BİR KISIM/KISIMLAR VARSA ONLARI VATAN CADDESİNDEKİ EMNİYETTE POLİS EŞLİĞİNDE HEP BERABER ELİYORUZ VE SUÇ OLMAYAN ŞEKİLDE TEMİZ BİR METİN OLARAK SAVCILIĞA SUNUYORUZ. İFADENİN NOKTASINA KADAR HER ŞEYİNİ BERABER YÖNECETEĞİZ.
  • ÖRNEĞİN, MÜŞTEKİ HATİCE URAL’IN, ETKİN PİŞMAN ŞÜPHELİ ALTUĞ REVNAK ETİ İLE İLGİLİ, 17 YAŞIMDAALTUĞ BENİMLE TANIŞTI, ZORLA CİNSEL İLİŞKİYE GİRDİ” ŞEKLİNDEKİ İFADESİNİ, 19 YAŞIMDAYKEN RIZAYLA VE ÜSTÜMDE KIYAFET VARKEN” OLARAK DEĞİŞTİRMİŞLERDİR. YANİ CİNSELLİK İDDİALARININ DA DEĞİŞTİRİLEREK İÇİ BOŞALTILABİLİYOR.
  • ÜSTELİK GRUPTA OLAN BİRÇOK ŞEYİN DE SUÇ OLMADIĞINI HERKES BİLİYOR. SADECE DEVLET BU YAPININ BU ŞEKİLDEKİ VARLIĞINDAN RAHATSIZ.
  • -SÖZDE- İTİRAFLARDA BULUNANLARI, DEVLET; “TAMAM BU DURUMU ANLADI, BANA KARŞI GELMİYOR”DİYEREK SERBEST BIRAKIYOR VE SAVCILIKTA HAKKINDAKİ SUÇLAMALARI DÜŞÜRÜYOR.
  • SENİN GİBİ (NECATİ KOÇ) DOSYASI HAFİF OLANLARLA DEVLET İLGİLENMİYOR BİLE, DOSYASI AĞIR OLANLAR DA SERBEST YARGILANACAKLAR VE BAZI SUÇLARI DÜŞECEK VE EN SONUNDA YANİ 3 SENE SONRA “HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI” VEYA “BERAAT” OLACAK ŞEKİLDE DAVA BİTECEK.

            DEVLET İFADE VERENİ GÖRMEK İSTİYOR. BU NEDENLE KONULAR BÖYLE İLERLİYOR. BAŞKA HİÇBİR NEDENİ YOK.

            DEVLET ŞUAN SİZİN BULUNDUĞUNUZ KONUMU İSTEMİYOR VE HOŞLANMIYOR.

            MALESEF YARGI SİSTEMİ KENDİ BAŞINA KARAR ALAMIYOR, ONLARIN DA EMİR ALDIKLARI YERLER VAR.

            SİZE YÖNELİK OPERASYON YAPILACAĞINI BİZ HUKUK BÜROSU OLARAK BİLİYORDUK VE EMİNDİK, AMA NET TARİHİNİ BİLMİYORDUK.

            DEVLETİN İSTEĞİ VE BAKIŞ AÇISI SİZE CEZA YAĞDIRMAK DEĞİL, “İFADE VERİN ÇIKIN, BENİM DEDİĞİMİ YAPIN, SÖZÜMÜ DİNLEDİĞİNİZİ GÖRMEK İSTİYORUM MESAJINI VERMEK”  olduğunu söylemiştir.

Görüldüğü üzere Avukat Selvi, görüşmenin başından sonuna kadar güya devletimizin adını kullanarak bir çok asılsız isnatlarda bulunmuştur. Ayrıca, bu dosyada güya TCK’nun işlemeyeceğini, savcılarımızın da güya ellerinin bağlı olduğunu belirtmiş ve Necati Koç’un tek çaresinin sözde itirafçı olmak olduğunu üzerine basa basa anlatmıştır. Eğer ki sözde itirafçı olursa hiç ceza almadan kurtulabileceğini hatta bunun için gerekirse dosyadaki ifadeler ve suç isnatlarında oynamalar yapabileceklerini söylemiştir. Üstelik, daha önceden değiştirdikleri bir ifadenin detayından da bahsetmiştir. Avukat Selvi’nin söylediklerinin tamamının korkutma ve göz boyama amaçlı olduğundan hiçbir şüphemiz olmamakla birlikte Selvi’nin iddialarında adı geçen kişi/kurumları tenzih ederiz.

Görüşmenin sonunda Necati Koç, Selvi’ye; “…ben devletin beni kendisinin aklamasını tercih ederim, zaten benim duruşum belli, suça girmediğime eminim bu yüzden aklanacağıma inanıyorum, zaten 8 aydır kavrayamadığım şekilde hapis yatıyorum, gerekirse biraz daha bekler aklanarak tahliye olmak isterim. Ama her ne olursa olsun her halükarda devletimin yanındayım ve devletimin tarafındayım…” demiştir.

Avukat Fuat Selvi, hiçbir tanışıklığı olmadığı, kendileri tarafından çağırılmadığı halde “ziyaretine” gittiği bazı kişileri de etkin pişman olmaya zorlamıştır. Bu konuda başarı sağladığı ve etkin pişman yaptığı kişiler ve tutuldukları cezaevleri şunlardır:

  • Serdar Dayanık – İzmir
  • Altuğ Revnak Eti – Tekirdağ
  • Mustafa Arular – Bandırma
  • Burak Abacı – İzmir
  • Murat Develioğlu – Bandırma
  • Murat Terkoğlu – Cezaevine girmeden etkin pişman olmuştur

Fuat Selvi’nin tehdit ederek ve korkutarak itirafçı yapmaya çalıştığı ancak başarı sağlayamadığı şüpheliler ve cezaevleri ise şunlardır:

  • Adnan Oktar – Edirne
  • Ebru Altan – Kocaeli
  • Saim Erdem Ertüzün – İzmir
  • Mehmet Murat Atmaca – İzmir
  • Gökalp Barlan – Tekirdağ
  • Ahmet Oktar Babuna – Tekirdağ
  • Necati Koç – İzmir
  • Ayşegül Hüma Babuna – Silivri
  • Aydın Kasap – İzmir
  • Ferhunde Eda Babuna – Kocaeli

Bu kişilerin tamamı Avukat Fuat Selvi’den şikayetçi olmuşlardır.

KİM BU FUAT SELVİ?

Şehir şehir dolaşarak hiç tanımadığı ve kendisini de çağırmamış olan şüphelileri cezaevlerinde ziyaret eden Avukat Fuat Selvi, emekli bir albaydır. Fuat Selvi’nin yolu yaklaşık 10 yıl kadar önce subay iken Adnan Oktar ve arkadaşlarıyla çok ilginç bir şekilde kesişmiştir.

Genelkurmay Başkanlığı’nda Bilgi Destek Dairesi’nde görev yapmış olan Meryem Kurşun’un İnternet Andıcı davası kapsamında 07.06.2011 tarihinde verdiği ifadede şöyle bir bölüm yer almaktadır:

2008 Ocak ile 2008 Ağustos ayları arasında (Bilgi Destek) şubesinden Fuat Selvi sorumluydu. İrtica.org isimli internet sitesini 2008 Ocak ile 2008 Ağustos arasında Fuat Selvi’nin kontrolünde ben işletiyordum… Planlı programlı bir şekilde bu siteleri neden işlettiğimiz bize anlatılmadı. Siteler günlük olarak güncelleniyordu. Fuat Albay (Fuat Selvi) döneminde irtica.org isimli sitede kendileri ile ilgili yayımlanan bazı yayınlar sebebiyle Adnan Oktar’ın avukatlarının bu yazının kaldırılması, aksi takdirde şikayetçi olacaklarını belirttiler… Bana (irtica.org isimli) siteye eklemem için verilen haberler ideoloji kokan, ham ve gelişmemiş düşüncenin ürünü haberlerdi.

Ne ilginçtir ki, 28 Şubat döneminde Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı yürütülen kara propaganda ve psikolojik harbin delilleri, İnternet Andıcı Davası’nın ek klasörlerinde yer alan belgelerde ortaya çıkmıştır. Meryem Kurşun’un ifadesinde anlattığı üzere, www.irtica.org isimli sitede Adnan Oktar’ı karalayıcı yayınlar yapılmış, bu yayınlarda asılsızlığı mahkemelerde ispatlanmış suçlamalar gerçekmiş gibi verilmiş, kara propaganda amaçlı birçok gerçekdışı haber yayına sokulmuştur. Adnan Oktar’ın eserlerinden yararlanılarak hazırlanan www.harunyahya.org sitesinin fişlenerek takibe alındığı da görülmüştür. Meryem Kurşun, özellikle Adnan Oktar hakkındaki karalayıcı haberlerin yapıldığı dönemde irtica.org sitesinin kontrolünün Albay Fuat Selvi’de olduğunu ortaya koymuştur.

Psikolojik harp uzmanı emekli Albay Fuat Selvi, 10 yıl sonra yine Adnan Oktar ve arkadaşlarının karşısına çıkmış, başlayıp da yarım bıraktığı görevini tamamlamak üzere faaliyetlere girmiştir.

OPERASYON SONRASI İNSANLAR İFTİRA ATMAYA ZORLANIYOR

Husumetli müştekiler ve onları yönlendiren İngiliz derin devleti ajanları, zorlu hapishane koşullarının varlığını fırsat bilip Adnan Oktar’ın arkadaşlarına karşı psikolojik baskı yapmak üzere bazı avukatlar ayarlamışlardır.

Avukat Hüseyin Küçük ve avukat Fuat Selvi, Adnan Oktar’ın birçok arkadaşını -onları hiç tanımadıkları halde- tutuklu bulundukları cezaevlerinde defalarca ziyaret etmişler, bu ziyaretlerinde şüphelilere bazen üstü kapalı bir şekilde, bazen de açık olmak üzere etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmadıkları takdirde uzun yıllar boyunca hapisten kurtulamayacaklarını, devletin güya onların üzerlerini çizdiğini, suçsuz olduklarının bilinmesine rağmen güya böyle bir topluluğun istenmediğini söylemişlerdir. Devletin olaya müdahil olduğunu, bu nedenle artık devletin dediğinin yapılmaması, yani sözde örgütün terk edilmemesi halinde zorlu hapishane koşullarında yaşlanıp öleceklerini ileri sürmüşlerdir.

“Devlet” adına hareket ettiklerini öne süren bu kişiler, olsa olsa “Türkiye aleyhtarı bir derin devlet” adına hareket ediyor olabilirler. Bu şüphemizin sebeplerine birlikte bakalım.

AVUKAT H. N. Y.’NİN BAŞINA GELENLER

Adnan Oktar ve arkadaşlarıtutuklandıktan sonra Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerine dağıtılmışlardır. Bunların arasında yer alan Kandıra Cezaevi’nde müvekkilleri olan avukat H.N,Y.’un başına çok karanlık bir olay gelmiştir.

H.N.Y., 28.08.2018 tarihinde basında hakkında çıkan asılsız haberlere istinaden İstanbul Mali Şube Müdürlüğü’ne telefonla ulaşarak bilgi almak istemiş, ancak konuştuğu Ayhan Komiser kendisine şu şekilde hitap etmiştir:

“Şimdi ne yapmak istiyorsun? Tamamen kurtulmak mı istiyorsun? Bize yardım mı etmek istiyorsun? Ayça Pars itirafçı oldu, Ayça Pars gibi zayıf halka gördüğün birileri varsa bize bildir.”

Bu hitaptan dolayı şaşıran Avukat H. N. Y. şöyle cevap vermiştir:

“Ben avukatım, sanki şüphelilere isnat edilen suçlamalara ilişkin bir bağım varmış gibi konuşmanızdan son derece rahatsız oldum. Benimle ilgili bir tahkikat var ise Adalet Bakanlığı’ndan izin alınması gerekir.”

Bunun üzerine Ayhan Komiser dosya savcısının kendisini İstanbul’a çağıracağını söyleyerek telefonu kapatmıştır.

Avukat H. N. Y. bu görüşmeden 2 gün sonra başka işleri için İstanbul’dayken Ayhan Komiseri telefonla arayarak savcı bey ile görüşüp görüşmediğini sormuştur. Aldığı cevap ise, Baybars isimli Başkomserin kendisini Mali Şube’de beklediği olmuştur. Avukat H. N. Y. de savcı ile görüşüldüğünü düşünerek bu görüşmeye gitmiştir.

Başkomiser Baybars bu görüşme sırasında şu cümleleri sarfetmiştir:

“Buraya gelerek doğru yaptın, devletin burada olduğundan haberi var. Baban seni nasıl emekli bir emniyet mensubu ve baba olarak koruyor ise biz de seni o şekilde koruyacağız.”

Bu ifadelerden şaşkınlığını ve duyduğu rahatsızlığı beyan etmesi üzerine ise Baybars Komiser, tutuklulardan ziyade dışarıdan herhangi bir kişi kendisine ulaşmak isterse Mali Şube’ye haber vermesini istemiştir.

Bu görüşmeyi takip eden günlerde Ayhan Komiser Avukat H. N. Y.’yi defalarca telefonla arayarak hem rahatsız etmiş hem de şüpheli konumuna sokulabileceği imasıyla üstü kapalı tehdit etmiştir.

Avukat H. N. Y.’nin Mali Şube’ye gidiş tarihi 31.08.2018’dir. Sonraki günlerde Ayhan Komiser tarafından “taciz” edilmesi fakat bu tacizlere cevap vermemesi üzerine, 10.09.2018 tarihinde çeşitli basın organlarına şu yalan haber servis edilmiştir:

Basında bu haberler çıkar çıkmaz Ayhan Komiser Avukat H. N. Y.’yi cep telefonundan arayarak şunları söylemiştir:

“Basında çıkan haberleri gördün mü? Artık ifadeni almamız gerekiyor. Dosya savcısının her şeyden haberi olur mu sanıyorsun? Soruşturmayı biz yürütüyoruz, ifadeni almamız gerekiyor.”

Tüm bu baskılara rağmen boyun eğmeyen Avukat H. N. Y., bağlı bulunduğu Kocaeli Barosu’ndan yardım istemiştir. 17.09.2018 tarihinde dosya savcısı Serdar Akan ile yaptıkları görüşmede Savcı Serdar Akan Avukat H. N. Y.’a şöyle bir teklifte bulunmuştur:

“Etkin pişman Ayça Pars senin hakkında şikayette bulunmuş. Aynı şekilde 5-6 aile daha şikayette bulunmuş. Avukat olarak sır saklama yükümlülüğün var fakat eğer şüpheli konumuna geçersen bu yükümlülük kapsamında ihlal ile karşılaşmama ihtimalin var. Vatan Caddesi’ne git, şüpheli olarak ifade ver.”

Bunun üzerine Avukat H. N. Y. yine geri adım atmamış ve bir şikayet dilekçesiyle başına gelenleri anlatarak Ayça Pars’tan, Lütfiye Semin Babuna’dan ve soruşturma makamının öngöreceği diğer kişilerden İFTİRA, SUÇ UYDURMA, HUZUR ve SÜKUNETİ BOZMA ile MESLEĞİNİ YAPTIRMAMA suçlarından şikayetçi olmuştur.

HERKUL.ORG KONUSU

11 Temmuz 2018 tarihinde yapılan polis operasyonunda, Mehmet Ender Daban’ın kaldığı evde eski model bir laptop bilgisayar bulunmuştur. Bu bilgisayarın dijital imaj raporuna göre, içinde yer alan klasörlerden birinde FETÖ’ye ait herkul.org internet sitesinin mobil aplikasyonuna ait kodlar bulunmaktadır.

Tabii bir kısım basın yayın organları bu konuyu, Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı karalama kampanyasının bir parçası olarak her zaman yaptıkları şekilde “bire bin katarak” alevlendirmişlerdir. Bunu sözde Adnan Oktar ile FETÖ’nün işbirliğine dair bir delil olduğu iddiasıyla sunmuşlardır.

Fakat şaşırtıcı olan, iddianameyi kaleme alan savcılarımızın sanki somut bir delil bulduklarını zannederek, Adnan Oktar ve arkadaşlarının güya FETÖ iltisaklı olduklarını göstermek için bunu baş köşeye koymalarıdır.

Davanın esasına girmek niyetinde olmadığımız için, bu konu ile alakalı savunmalarımızı buraya taşımak istemiyoruz. Sadece iki önemli detayı paylaşmamızın yeterli olacağını düşünüyoruz:

Birincisi, aplikasyonun bilgisayarından çıktığı iddia edilen Mehmet Ender Daban ile bu aplikasyonun hiçbir ilgisi yoktur. Olayın kronolojik gelişimi şöyledir: M. Ender Daban’ın Vartek isimli bilişim firmasına Yasin Yalçınkaya isimli bir programcı iş başvurusu yapmıştır. Daha önce geliştirdiği bir mobil aplikasyonunu da örnek çalışma olarak M. Ender Daban’a vermiştir. İşte bu mobil aplikasyona ait bilgisayar dosyası 11.07.2018 tarihli polis operasyonu sırasıda M. Ender Daban’ın bilgisayarında zaptedilmiştir. Bu aplikasyonun yazılımcısı veya yükleyicisi kesin olarak Mehmet Ender Daban değildir; Yasin Yalçınkaya isimli bir programcıdır.

İkincisi ise, söz konusu laptop bilgisayar içinde yer alan bu kodların tarihinin 2011 yılına ait olmasıdır. Bilindiği gibi bu tarih FETÖ’nün bir terör örgütü olarak bilinmediği, devlet büyüklerimizin dahi Fetullah Gülen’e methiyeler gönderdiği bir zamana aittir.

Bizim kumpas kapsamında konu ile alakalı olarak paylaşmak istediğimiz detay ise bambaşkadır. Mobil aplikasyona ait kodları yazan kişinin kimliği, Emniyet Müdürlüğü Siber Şube yetkilileri tarafından araştırılır ve bir kod sayfası içinde kullanıcı adı bulunur. Bu kullanıcı adı bir e-posta adresidir ve şu şekildedir:

yasinyk@hotmail.com

İşte kumpasa ilişkin “ilginç” gelişme bu aşamadan sonra yaşanmıştır. Bu bilgiyi alan savcılık, Mali Şube’ye bu kişinin kim olduğunu araştırması görevini verir.

Savcılık Mali Şube’ye bu kişinin kimliğini araştırma görevini verirken, e-posta bilgisinde “ufacık” bir oynama yapar! E-posta adresi Mali Şube’ye “yasinyk@hotmail.com” olarak değil “yasinyky@hotmail.com” olarak yazılır ve gönderilir. Görüldüğü gibi, ELEKTRONİK POSTA ADRESİNE FAZLADAN BİR “Y” HARFİ EKLENMİŞTİR.

“Küçük bir harf hatası, ne var ki bunda?” denebilir elbette. Öncelikle, Emniyet Müdürlüğü görevlilerinin zaten dikkat etmeleri gereken en kritik nokta burasıdır, küçük bir hata suçsuz insanların mağduriyetine yol açabilir.

Ancak gerçekte, bu e-posta adresinde yapılan hareket aslında küçük bir harf hatası olmayıp, bilinçli bir ekleme gibi görülmektedir!

E-posta adresinin başına, arasına, sonuna yanlışlıkla eklenebilecek o kadar harf veya rakam varken, en sonuna “y” harfi eklenince, e-posta bir anda bilinen meşhur bir FETÖ’cünün e-postası haline gelmiştir!

İddianemenin 104. sayfasında konu şöyle aktarılmaktadır:

Halbuki burada bahsedilen ve MİT Tırlarının durdurulması hadisesinden yargılanan FETÖ’cü Yasin Yalçınkaya, bu kodu yazan Yasin Yalçınkaya DEĞİLDİR.

FETÖ’cü Yasin Yalçınkaya’ya ait e-posta adresi yasinyky@hotmail.com’dur.

Laptop bilgisayarda bulunan kod yazan Yasin Yalçınkaya’ya ait e-posta adresi ise yasinyk@hotmail.com’dur. Bu e-posta adresinin sahibi olan Yasin Yalçınkaya ise, FETÖ ile yakından uzaktan hiçbir ilgisi olmayan bir yazılımcıdır.

Görüldüğü gibi, küçük bir harf hatası, bir anda Adnan Oktar ve arkadaşlarını MİT Tırlarını durduran ve FETÖ’cü olmaktan yargılanan kişiyle irtibatlı gibi göstermiştir. Bu da, hazırda bekleyen bir kısım basın tarafından hemen dev başlıklarla duyurulmuştur.

Görülebileceği gibi, Başsavcılık tarafından Emniyet Müdürlüğü’nce araştırılması talep edilen e-posta adresi de, yasinyky@hotmail.com adresi, yani yanlış olan adrestir:

SAVCILIK YAZIŞMALARINDA SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ İSNADI

Adnan Oktar’ın bazı arkadaşlarına göndermek istediği mektuplara Edirne F Tipi Y.G. C.İ.K. Müdürlüğünün 06.12.2018 tarih ve 2018/1256 K sayılı kararı ile el koyulmuş ve karar metninde Adnan Oktar ve arkadaşları için “terör örgütü” ifadesi kullanmıştır.

Burada, 12 adet mektupta bahsedilen rakamlar, Edirne Cezaevi yönetiminin önyargılı değerlendirmelerinin aksine, birer şifreli mesaj değil, Kur’an-ı Kerim ayetlerinin numaralarıdır. Nitekim, sonraki mektuplarda da Yüce Rabbimizin ayetlerini anmak amacıyla ayet numaralarına yer verilmeye devam edilmiş, dolayısıyla bu uygulamanın bir şifreleşme olmadığı gayet iyi anlaşılmıştır.

Konumuza dönecek olursak, Savcılık makamı tarafından kaleme alınan bazı yazılarda da “terör örgütü” nitelemesi, tekrarlanarak kullanılmıştır. Oysa soruşturmanın hiçbir aşamasında Adnan Oktar ve arkadaşlarına “terör örgütü” üzerinden bir değerlendirme yapılmamış, bunu gerektirecek bir suç şüphesi dahi bulunmamıştır.

Bu konuda yaratılmak istenen atmosfer, yargılama neticesinde böyle birşey olmadığı kesinleşecek olmakla birlikte, FETÖ/PDY terör örgütüyle irtibat kurulduğu isnadına dayandırılmaktadır. Bazı hayali suç isnatları, sahte belgeler, iftiralar, basında yer alan çarpıtılmış haberler ve Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı basının da kullanılmasıyla yürütülen algı operasyonu sonucunda, Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı bir itibar suikasti yapılmakla kalınmamış, aynı zamanda bazı koruma tedbirlerinin kullanımı legal hale getirilmek istenmiştir. Oysa ki, FETÖ/PDY gibi bir suç isnadının dayanağı gibi gösterilen konular asılsız ve olağanüstü zorlamadır, mahkeme boyunca da bu iddiaların gerçek dışı iftiralar olduğu delilleriyle sunulmuştur.

GÖZALTINA ALINANLAR BASINA TEŞHİR EDİLİYOR: İTİBAR SUİKASTİ

Adnan Oktar ve arkadaşlarının sağlık kontrollerine götürülmeleri sırasında olay yerinde çok sayıda basın mensubunun fotoğraf makineleri ve video kameralarla bekledikleri görülmüştür. Emniyet Müdürlüğü memurlarınca bu kişilere hiç müdahale edilmemiş, hatta olabilecek en yakın noktaya kadar gelip arkadaşlarımıza neredeyse bir kol boyu mesafeden rahat rahat görüntü almalarına göz yumulmuştur.

Hatta Adnan Oktar’ın ilk gözaltına alınışı ile birlikte götürüleceği hastaneden her nasılsa basının bilgisi vardır. Bilindiği gibi Adnan Oktar, arabada seyir halindeyken gözaltına alınmıştır. Bu gözaltı olayını kimsenin bilme ihtimali yoktur. Fakat ilginç bir şekilde daha Adnan Oktar sağlık kontrolü için hastaneye gelmeden basın burada yerini almıştır. Hatta, sadece basın mensupları değil, her nasılsa sloganlar atmak üzere özel olarak toplatılmış bir insan güruhu da bu hastanenin önüne getirilmiştir. Kumpasın kurgulayıcıları hiçbir alanda kara propagandayı ihmal etmemişlerdir.

Bu uygulama, Yakalama İfade Alma Yönetmeliği md. 27’ye ve masumiyet karinesi ile lekelenmeme hakkına açıkça aykırıdır.

Günümüzde FETÖ suçlamaları ile gözaltına alınan kişilerin dahi fotoğraflarında yüzlerinin görülmemesi veya bulanıklaştırılması sağlanırken, henüz haklarında hiçbir yargı kararı olmayan Adnan Oktar ve arkadaşları, sanki suçlu kişilermiş gibi tüm dünyaya ifşa edilmek istenmiştir. Ancak elbette kumpasçıların bekledikleri olmamış, grup üyeleri her ifşa teşebbüsünde, suç işlememiş olmanın rahatlığı ve özgüveni ile başları dik yürümüşlerdir.

“ADNAN OKTAR’A GEREKEN YAPILDI” MESAJI

Özellikle Adnan Oktar’ın gözaltı sürecindeki sağlık kontrolleri için hastaneye transferleri sırasında basın mensupları uygun açılarda hazır edildi ve görüntü almaları sağlandı. Bu sırada Adnan Oktar’ın başı sert biçimde yere doğru bastırılarak neredeyse rüku pozisyonuna gelecek şekilde eğdirildi.

Gözaltı işlemlerinde kanuna göre kelepçe takılması bile şart değilken, HİÇBİR DİRENME OLMAMASINA RAĞMEN, Adnan Oktar’a bu tarz bir muamele uygulandı. Halbuki kanunlarımıza göre yakalanan veya tutuklanan kişiye, ancak yakalamanın gerektirdiği kadar zor kullanılabilir ve bu kişilere kural olarak kelepçe takılmaz. Sadece kişinin kaçması ihtimalinde ya da kendisi veya başkalarının hayat ve beden bütünlükleri bakımından tehlike arz ettiğine ilişkin belirtilerin varlığı halinde kelepçe takma, kolluk görevlisinin takdirine bırakılmıştır. (CMK 93) (Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Sayfa: 460

Bu gerçeğe rağmen Adnan Oktar’a böyle bir muamele yapılması yalnızca algı manipülasyonu içindir.

EVRENSEL BİR HAK: MASUMİYET KARİNESİ

Adalet Bakanlığı’nın “Soruşturmanın Gizliliği ve Basın Sözcülüğü” konulu 153 no’lu genelgesinde şöyle açıklanmaktadır:

“Y.B. ve diğerleri – Türkiye kararında … başvuranların hiçbir fark gözetmeksizin “yasadışı örgüt” mensubu olarak gösterildiği, …polis yetkililerinin tutumlarının, kanıtların başvuranların aleyhinde kullanılması yönünde önceden değerlendirilmesi ve kimliklerini kolayca ortaya koyan bilgilerin basına verilmesi göz önünde bulundurulduğunda, BU DURUMUN MASUMİYET KARİNESİNE SAYGI GÖSTERİLMESİ İLKESİYLE BAĞDAŞMADIĞI, bu şekilde düzenlenen basın açıklamasının, bir yandan kamuoyunun başvuranların suçlu olduğuna inanmasını teşvik ettiği, diğer yandan yetkili hakimlerin olayları değerlendirmesinde önyargılı davranmalarına neden olduğu

Bu itibarla; Anayasa, AİHS, yukarıda anılan mevzuat hükümleri ve AİHM içtihatlarıyla tanınıp korunan, adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan masumiyet karinesi ile lekelenmeme hakkı, hakim ve Cumhuriyet savcısının tarafsızlığı ile mahkemelerin bağımsızlığı ilkeleri yanında ilgililerin kişilik hakları ve soruşturmanın gizliliği prensibi göz önünde bulundurularak;

Soruşturmanın gizliliğini ihlal eden kişi ya da kuruluşlar hakkında derhal kanuni gereğine başvurulmak suretiyle masumiyet karinesinin zedelenmesinin önlenmesi ile kişilik haklarına saldırı imkanı verilmemesi, kişilerin onurlarını kırıcı, küçük düşürücü, siyasi görüşleri açıklayıcı mahiyette veya bu anlamlara gelebilecek nitelikte ifadeler ve davranışlar ile soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek açıklamalara yer verilmemesi, gizli kalması gereken hususların açıklanmaması…”

Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun; “Soruşturmanın Gizliliği ve Basının Bilgilendirilmesi” konulu 33 nolu Genelgesinde şöyle belirtilmektedir:

Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin “Soruşturmanın gizliliğinin uygulanması” kenar başlıklı 27.maddesinde;

“Suçluluğu bir yargı hükmüne bağlanana kadar kişinin masumiyeti esastır ve soruşturma evresi gizlidir. Bu nedenle, soruşturma evresinde gözaltındaki bir kişinin “suçlu” olarak kamuoyuna duyurulmasına, basın önüne çıkartılmasına, kişilerin basınla sorulu cevaplı görüştürülmelerine, görüntülerinin alınmasına, teşhir edilmelerine sebebiyet verilmez ve soruşturma evrakı hiçbir şekilde yayınlanamaz” hükümleri yer almaktadır…

AİHM, Ailenet de Ribemont-Fransa kararı konuyu şöyle açıklamaktadır:

“Başvurucunun gözaltındayken Fransız polisinden bazı üst düzey rütbeli memurların hiçbir niteleme veya çekince getirmeden cinayetin teşvikçilerinden biri ve şeriki olarak gösterilmesi sonucu, kamuoyunda suçlu olduğuna inanılmasının sağlanmasının ve yargısal makamların olayları takdir tarzına zarar vermesini masumiyet karinesinin ihlali olduğuna, “Masumiyet karinesinin sadece bir yargıç veya mahkeme tarafından değil ve fakat diğer kamu makamları tarafından da ihlal edilebileceği…”

EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ 2018 FAALİYET RAPORU

Eski İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan’ın Masumiyet Karinesi’ni ve polis meslek ilkelerini ihlal eden yaklaşımı, paneldeki konuşmasından sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 2018 yılı faaliyet raporuna da yansımıştır.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün her yıl yayınladığı ve kamuoyuyla paylaştığı faaliyet raporunun 2018 yılı nüshasında, Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik gerçekleştirilen polis operasyonuna geniş yer verilmiş, raporun yayınlandığı tarih itibariyle Savcılık soruşturması aşamasında olan ve hakkında gizlilik kararı bulunan dosyayla ilgili birçok mesnetsiz iddia, yorum ve fotoğraf paylaşılmıştır.

Adnan Oktar ve arkadaşları aleyhinde kirli bir algı operasyonu yürüten bir kısım medya kuruluşlarının basın meslek ilkelerini ve soruşturma gizliliğini ihlal eden iftira içerikli sayfalarını olduğu gibi sayfalarına taşıyan bu rapor, Adnan Oktar ve arkadaşlarının Anayasal haklarını, “Bilginin Doğruluğu” ve “Masumiyet Karinesi” ilkelerini bir kez daha ağır bir şekilde ihlal etmiştir.

2018 emniyet faaliyet raporu

OPERASYON DÖNEMİNİN İSTANBUL EMNİYET MÜDÜRÜ, YAKIN ZAMANDA GÖREVİ DEĞİŞEN MUSTAFA ÇALIŞKAN GÖRÜŞ BEYAN EDİYOR

Eski İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan, İstanbul Aydın Üniversitesi Ulusal Güvenlik ve Strateji Uygulama ve Araştırma Merkezi (USAM) tarafından 6 Aralık 2018tarihinde düzenlenen “Metropol Güvenliği” konulu bir panele katılmış ve buradaki konuşmasında Adnan Oktar ve arkadaşlarını sözde “suç örgütü” olarak tanımlamıştır:

“Adnan Oktar diye bir suç örgütünden kısaca bahsedeceğim. Manen mutlu olduğum bir operasyon. Yaptığınız operasyonlardan mesleki haz duyuyorsunuz. En fazla haz duyduğum operasyonlardan birisi de Adnan Oktar suç örgütüne yaptığımız operasyonla ilgiliydi. Ben eminim ki binlerce aile, sesini duyuramayan, gücü yetmediği için çocuklarına ulaşamayan binlerce aile bize dua etti ve ediyor.”

Sayın Çalışkan’ın nasıl yanlış bilgilendirildiğinin en önemli delili bizzat bu konuşmasıdır. Mustafa Çalışkan bu konuşmayı yaptığı sırada halen Adnan Oktar’ın yanında kendi rızaları dışında tutulmuş olan BİNLERCE çocuk olduğunu ve bu çocuklarına ulaşamayan da BİNLERCE aile olduğunu zannetmektedir.

Öncelikle Sayın Adnan Oktar’ın binlerce değil, 250-300 civarında arkadaşı vardır. Bu kişilerin aileleri ise, bu operasyondan dolayı kesinlikle mutlu değildir, çünkü çocukları hiçbir suçları olmadığı halde, 2 yıldır cezaevindedir, bir kısmı hala ev hapsindedir, basında sürekli itibarları zedelenmekte, hakarete uğramaktadırlar, mallarına, paralarına el konmuştur, işlerini kaybetmişlerdir, aileleri ile görüşememektedirler.

Tüm bu gerçeklere rağmen, “Çocuklar kurtarmak” gibi sahte bir ajitasyon terimi ortaya atılmış ve bu gerekçeyle sözde “kurtarılacak çocuklar” HAPSE ATILMIŞTIR. “Aileler bize minnettar” vurgularıyla ortaya çıkılmış, oysa 200’den fazla aile cezaevi kapılarında perişan hale getirilmiş, üzüntüden pek çoğu hastalanmış, pek çok ailenin malvarlıklarına el konulmuştur. Bu operasyonla, bakımlarıyla ilgilenen tek çocukları aniden cezaevine konulduğu ve bütün bakım paralarına el konulduğu için 12 kişinin anne-baba veya ablası vefat etmiştirCezaevindeki çocukları, ailelerinin vefatını bile cenazeden günler sonra öğrenebilmiştir.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin “suç kovuşturmalarıyla ilgili bilgilerin medyaya sunulmasına ilişkin ilkeleri” başlıklı tavsiye kararında, Emniyet yetkililerinin yapacağı basın açıklamalarının “Masumiyet Karinesi”ne ve “Bilginin Doğruluğu” ilkesine uygun olması gerektiği belirtilmiştir. Fakat elbette, tüm bu ilkeler bir yana, bu durum asıl vicdana uygunluk göstermek zorundadır. Çalışkan’ın söz konusu ilkeyle çelişen açıklamaları ve öncesindeki basın notu, Emniyet Müdürlüğü tarafından dosya hakkında hazırlanacak olan fezlekenin de sıhhatini ve güvenilirliğini ortadan kaldırmıştır. Bizzat en üst düzey yöneticileri tarafından yapılan bu tarz açıklamalardan sonra, kendisine bağlı çalışan memurların hazırlayacağı raporun bu açıklamalara ters yönde olabilmesi, kamu hiyerarşisi bakımından beklenebilir değildir. Öte yandan, Çalışkan’ın gerçekleştirdiği operasyondan dolayı “binlerce ailenin” kendisine duacı olduğuna dair açıklaması hiçbir dayanağı olmayan, hayali bir iddiadan ibarettir. BÖYLE BİR KONU ASLA SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. Öncelikle “binlerce” aile söz konusu değildir; grupta zaten yaklaşık 250-300 kişi vardır ve dolayısıyla sadece 250 aileden bahsedilebilir. Davada ise sadece 3-4 müşteki aile bulunmaktadır. Ayrıca Sn. Çalışkan’ın belirttiğinin tam AKSİNE, AİLELER EN BÜYÜK MAĞDURİYETİ, YAPILAN OPERASYONDAN VE ÇOCUKLARININ SUÇSUZ YERE CEZAEVİNE KONULMASINDAN SONRA YAŞAMIŞLARDIR.

Polis operasyonunun ilk anlarından itibaren gerek yayınlanan bilgi notu gerek görevli polis memurlarının Adnan Oktar’ın başını şiddetle yere doğru bastırarak götürmeleri ve bunun tekrar tekrar uygulanması ve basına özellikle servis edilmesi, gerek arkadaşlarımızın alenen basına teşhir edilmeleri ve gerekse Mustafa Çalışkan’ın demeci, kamuoyu nezdinde özel bir “algı” oluşturmaya yönelik olarak yürütülen çalışmalar izlenimi uyandırmıştır.

ADNAN OKTAR NEZARETHANEDE: SÖZDE İTİBAR SUİKASTİ

Cep telefonu veya fotoğraf makinesi sokulması yasak olan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün nezarethanesinde, masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkının da ihlal edilmesi ile bu fotoğraf çekilmiş ve tüm basında yayınlanmıştır.

Fotoğrafı çeken ve kanunen suç işleyen kişi ya da kişiler, buna göz yuman kişi ya da kişiler soruşturulmamış, cezalandırılmamıştır.

OPERASYON GÜNÜ YAYINLANAN BİLGİ NOTU

11 Temmuz 2018 tarihinde gerçekleştirilen polis operasyonunun hemen akabinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü yetkilileri tarafından tüm basın kuruluşlarına yukarıdaki gibi bir “bilgi notu” gönderilmiştir.

Henüz soruşturması devam eden, mahkemesi bile görülmemiş bir olay için, ceza alıp almayacağı belli olmayan yüzlerce kişi ağır töhmet altında bırakılmış, kamuoyu nezdinde baştan suçlu ilan edilmiş, kara propaganda yapan basın kuruluşlarının önü açılmıştır. Operasyonun olduğu gün yayınlanan bu bilgi notunun başı zaten “Adnan Oktar suç örgütü” ifadesiyle başlamaktadır. Karar çoktan verilmiştir!

Hukukun en temel değerlerinden “masumiyet karinesi” bu yöntemle açıkça ihlal edilmiştir. Masumiyet karinesi en başta kamu görevlilerinin bir sanığın suçluluğuna ilişkin zamansız açıklamaları bakımından önemli şartlar getirmektedir.

Masumiyet karinesi, hakkında suç isnadı bulunan kişilerin adil bir yargılama sonunda suçlu olduğuna dair kesin hüküm tesis edilene kadar MASUM sayılması gerektiğini ifade etmektedir.

Hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 38/4

Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi madde 11/f.4; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi madde 6/f.2

Kendisine karşı ithamda bulunulan bir kişinin, yasaya göre suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar masum olduğu kabul edilecektir. Kendisine karşı ithamda bulunulmuş olan bir kişinin savunma haklarına saygı gösterilmesi teminat altına alınmalıdır.

Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı madde 48/f1-2

ÖZKAN MAMATİ TEHDİTLERE DEVAM EDİYOR

Müşteki Funda Y. da Özkan Mamati ve yandaşlarının aynı tehdit ve korkutma yöntemleriyle aklını çeldiği kişilerden birisidir. Funda isimli bu bayan, polis ifadesinde bu durumu şu şekilde anlatmaktadır:

“Instagram’dan bana Uğur Şahin ulaştı ve bu örgütle ilgili bilgi vermeye başladı. Bana bu kişilerden uzak dur, ben bunların içindeydim fakat ayrıldım dedi… Bunlardan kopmak istiyordum, özellikle Uğur’un anlattıkları burada çok etkili olmuştu.”

Bu yöntemle zorla müşteki yapılan Funda Y. erkek arkadaşı Mehmet Ender Daban tutuklanıp cezaevine girdiğinde çok üzülmüş, Ender Daban Kırıkkale’de olmasına rağmen defalarca cezaevinde ziyaretine gelmiştir. Ayrıca Mehmet Ender Daban’a sevgi dolu mektuplar da yazmıştır. Funda Y.’nin güya cinsel saldırısına uğradığı kişilerden biri olan Mehmet Ender Daban ile görüşmesini devam ettirmesi, uzak bir şehirde bulunan cezaevine her türlü riski göze alarak ziyaretler yapması ve sevgi ve özlem dolu sözler içeren mektuplar yazması, müşteki ifadesindeki detayların kendisine rızası dışında dikte ettirildiğini, bu yalan beyanları vermek zorunda bırakıldığını göstermektedir

Camia ile yıllardır görüşen avukat Bilge T., Özkan Mamati ve diğer bazı müştekilerin asılsız iddiaları nedeniyle operasyonda gözaltına alınmış, bu aşamada etkin pişman olmaktan başka bir çıkış yolu bulamadığı için sözde itirafçı olmuştur. Etkin pişmanlık ifadesinde verdiği bazı bilgiler, Özkan Mamati hakkında buraya kadar anlattığımız hususları birebir doğrulamaktadır. Özellikle @kediLeaks hesabı hakkında anlattıkları çok çarpıcıdır:

Bu anlatımla @kediLeaks hesabının hangi amaca hizmet ettiği net bir biçimde ortaya konmuştur. Devamında Özkan Mamati’nin Bilge T.’yi telefonla nasıl tehdit ettiği ve kendi tarafına çağırdığı da dikkat çekicidir:

Bilge, taraf olmayan bertaraf olur, sen bugün bunu yaşadın, daha da tarafını seçmezsen senin için durum kötüleşecek haberin olsun. Ama ben şimdi sana fırsat verip sana yardımcı olacağım. Gel benim işlerimi yap, avukatlığıma devam et, sen onlara karşı bizim tarafımızda yer al.”

Açıkça görüldüğü gibi Özkan Mamati, Avukat Bilge T.’ye “taraf olmayan bertaraf olur” diyerek, söylediklerini yapmasını, aksi takdirde başına çok şey geleceğini ima etmektedir.

Adeta mafya lideri, çete üyesi gibi davranan, @kediLeaks isimli hesap üzerinden yalan haberler yayınlayarak bir bayanın iffetine, namusuna, onuruna saldıran ve dediklerini yapmazsa buna devam edeceğini söyleyen Özkan Mamati’yi bulan Avukat Bilge T., ister istemez ona boyun eğmek zorunda kalmıştır.

Bu arada, hakkında @kediLeaks sayfasında iğrenç ve asılsız paylaşım yapılır yapılmaz Bilge T., bu paylaşımı kaldırtabilmek için yollar aradığını anlatmaktadır. Bu paylaşımı görünce ilk ulaşmak istediği kişinin Özkan Mamati olmasından da anlaşılacağı gibi, Bilge T. de, söz konusu tetikçi Twitter hesabını Özkan Mamati’nin yönettiğini çok iyi bilmektedir. Nitekim önce Uğur Şahin ile yaptığı konuşmasında “bu paylaşımı kaldırmazsanız hayatıma kıyarım, benim annem babam var, ben bu şekilde yaşayamam” demiş, bunun ardından Özkan Mamati’yi aramış ve aynı şeyleri ona da aktarmıştır. Konuşmadan 15 dakika sonra @kediLeaks hesabındaki Bilge T. ile ilgili paylaşımı silinmiştir. Böylece Özkan Mamati’nin bu hesap üzerindeki yetkisi de anlaşılmış olmaktadır.

Bilge T.’nin anlatımı içinde geçen o telefon konuşması çok önemlidir. Özkan Mamati’nin özellikle bayanları kendi tarafına çekip zorla müşteki yapabilmek amacıyla kurguladığı düzenin şiddetini ortaya koymaktadır.

“Bu paylaşımı kaldırmazsanız hayatıma kıyarım, benim annem babam var, ben bu şekilde yaşayamam.”

İffetsizlikle suçlanıp ailesine, okul veya iş çevresine, eşine, dostuna karşı küçük düşürülme tehdidi namuslu bir kadın için büyük imtihanlardan birisidir. Bu şekilde tehdit edilen kadınların iffetsiz tanınmak yerine kendisinden istenenleri yapması bir ölçüde mazur görülebilir. Bu kişiler büyük bir kabusun içine çekilmişler, nefes alamaz hale getirilmişlerdir. Sözde “itiraf”ları, aslında bu kumpasçı çetenin tehdit ve baskılarından kurtulmaya çalışma çığlıklarıdır. Bu sebeple kumpasla tuzağa düşürülen herkesin devlet tarafından koruma altına alınması ve bu çetenin karanlık faaliyetlerinin aydınlatılması zorunludur.

Özkan Mamati’nin @kediLeaks isimli twitter hesabı üzerinden yol açtığı tahribat ve kumpasa yönelik elde ettiği kazanımlar başka müşteki veya etkin pişman kişilerin ifadelerinde de yer almaktadır. Aşağıda, bazı kişilerin ifadelerinden verilen kesitlerden,kumpasın baş aktörleri Özkan Mamati ve husumet grubu tarafından tehdit ve şantaj yapmak amacıyla kullanılan @kediLeaks adlı hesabın, Adnan Oktar ve arkadaşlarıyla bağlantılı kişileri korkutmak, iftira atmak, yalan haberlerle yanıltmak ve sonuçta onları camiaya karşı şikayetçi olmaya zorlamak için bir silah olarak kullanıldığı açıkça görülmektedir.

“İnternet arama motoruna ‘Beril Koncagül’ yazıp hakkımda çıkan haberlere bakmak istedim. Bu sefer karşıma Twitter isimli sosyal paylaşım sitesinde açılmış @kediLeaks hesabı (müştekilerin açtığı ÖZKAN MAMATİ ve UĞUR ŞAHİN) çıktı… Ben bu hesabı görünce bu hesabı okumaya incelemeye başladım.” (Etkin Pişman Sanık Beril Kocagül, 05.01.2019 tarihli polis ifadesi, sayfa: 36)

“Okulda aynı sınıfta olduğum bir kız kafede otururken kız bana ‘@kediLeaks diye bir twitter sayfası var onlara bak, orada bunların nasıl insanlar olduğu yazıyor’ diyerek beni uyardı.” (Müşteki Özlem Çağlayan, 31.07.2018 tarihli polis İfadesi, sayfa: 5.)    

“2000’li yıllardan sonra kamera kayıtları yaptığını duymadım. Sadece örgütten ayrılanların (ÖZKAN MAMATİ, UĞUR ŞAHİN, ÜMİT KURUCA) Twitter’da açtıkları @kediLeaks isimli hesapta bu tür benzer söylemler olduğunu gördüm.” (Etkin Pişman şüpheli Burak Abacı, 06.08.2018 tarihli polis ifadesi, sayfa: 6.)

“Benim örgütle ilgili fikirlerimin değişmesine ÖZKAN MAMATİ, UĞUR ŞAHİN, ÜMİT KURUCA ve CEYLAN ÖZGÜL’ün sosyal medyada Adnan Oktar ile ilgili yazmış oldukları yazılar etkili oldu.” (Müşteki Gamze Basın, 25.07.2018 tarihli polis ifadesi, sayfa: 3.)

“Bana UĞUR ŞAHİN isimli şahıs instagram üzerinden ‘Adnancılar sizi takip ediyor, haberiniz olsun onlardan uzak durun, ben onların içinde yıllarca bulundum. Bunlar çok tehlikeli insanlar’ gibisinden şeyler söyledi.” (Tanık Gizem Fidan, 03.10.2018 tarihli polis ifadesi, sayfa: 2.)

“Örgüt içindeyken bağlantı kurmaya çalışarak yardımını gözettiğim, ayrıca paylaşımlarla örgütteki beylerin ahlaksız yaşamını öğrenmeme neden olan ve beni bu konuda aydınlatan kişiler olan ÖZKAN MAMATİ ve ÜMİT KURUCA…”(Etkin Pişman Ayça Pars, 05.09.2018 tarihli polis ifadesi, sayfa: 30.)

“Bu turnike konusunu ilk defa örgütten ayrılan ÖZKAN MAMATİ ve arkadaşlarının sosyal medya hesaplarından öğrendim. Bunları öğrendikten sonra kendi içimde örgütü sorgulamaya başladım.” (Etkin Pişman Ayça Pars, 05.09.2018 tarihli polis ifadesi, sayfa: 45.)

Yaklaşık 30 yıldır bu arkadaş grubunun içinde bulunan Ayça Pars’ın turnike gibi uydurma bir sistemi ilk defa Özkan Mamati’den öğreniyor olması durumun vahametini de ortaya koymaktadır. Turnike diye bir sistem hiçbir zaman olmamıştır. Serpil Ekşioğlu da bunu çok iyi bilmektedir. Ancak Özkan Mamati ile işbirliğine zorlandığı için, hem onun dediklerini kabul etmeye mecbur bırakılmakta, hem de kendisini böyle küçük düşürücü bir iftiradan aklamaya çalışmaktadır.

ECZACI NESLİHAN OLAYI

Dava dosyasına giren bu olay şu şekilde cereyan etmiştir:

İsmini soyadını bilmediğimiz bir kişi CİMER’e 03.08.2018 tarihinde Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında şikâyette bulunmuştur. Bu kişi şikayetinden 3 gün önce, 31.07.2018 tarihinde Adnan Oktar soruşturması ile ilgili olarak yine CİMER’e başvuru yapmıştır.

Ancak bu kişinin başvurusunun hemen ardından farklı bir email adresi, Özkan Mamati’nin husumet grubu tarafından saldırıya uğramıştır. Bu farklı email adresi, aslında CİMER’e başvuru yapan bu kişinin yıllar önce Ceylan Özgül ile irtibatta olduğu email adresidir. Şikayetçi olan bu şahıs, doğal olarak şu çıkarımı yapmıştır:

Kendisi Adnan Oktar soruşturması hakkında CİMER’e bilgi veren 2 başvuru yaptıktan hemen sonra, dosyanın müştekileri tarafından bu şahsa ait eski bir email adresine saldırı yapılıyor. Yani, CİMER’e yaptığı başvuru İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletildikten sonra, bu kurum içinde kimliği belirsiz kişiler bu başvuru metnini ve ismini, dosyanın müştekilerine iletiyorlar. Bu müştekilerden birisi de başvuranın eski bir email adresine sahip olduğu için, o email üzerinden başvuranı tehdit ediyor.

Başvurucu, müştekilerden “tekinsiz kişiler” olarak bahsediyor, isminin bu kişilere verilmesinden dolayı açık hedef haline gelmesinden yakınıyor; bu kişilerin kendisine tehdit ve şantaj yaptıklarını söylüyor. Bu iddiasına delil olarak da Özkan Mamati’nin “Eczacı Neslihan” isimli birisine yönelik yazdığı bir paylaşımı gösteriyor. Başvurucunun iddiasına göre, burada detaylarını somut deliller ile gözler önüne serdiğimiz kumpasın boyutları daha net anlaşılacaktır.

OPERASYON ÖNCESİNDE SUNİ MÜŞTEKİLER OLUŞTURULUYOR

Kumpasçılar Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı başlattıkları saldırılarda müşteki devşirmeleri gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu amaçla hem o sırada camia ile temasta olan kişilere, hem de camia ile bağlantısını kesmiş kişilere ulaşmak için büyük bir çalışmaya girdiler.

  • Bu yolda yapılan ilk çalışma doğrultusunda eski dönemlerde Adnan Oktar ve arkadaşlarıyla görüşmüş fakat ardından görüşmeyi bırakmış kişilerin isimlerini ve iletişim bilgilerini bulmak için Fırat Develioğlu, sonrasında da Serpil Ekşioğlu ve Ebru Alkan kullanıldı.Bugün görülmekte olan davada 1980’lerin sonunda camia ile tanışmış, 1994 yılında yani tam çeyrek yüzyıl önce camiayla bağlantısını kesmiş olan Seda Işıldar gibi isimlerin müşteki olarak yer alması da bu şekilde sağlanmıştır.
  • Adnan Oktar ve arkadaşlarını yaklaşık 30 yıldır tanıyan Serpil Ekşioğlu’nun müştekilerin arasına nasıl katıldığını kendi ifadesinden okuyalım:
  • 30 yıldır camiamızda bulunan Serpil Ekşioğlu 2018 yılının ilk aylarında, @kedileaks’te ve Özkan Mamati’nin instagram hesabında gördüğü iftiralardan ve bizzat kendisi hakkında yazılan tehditlerden korkup tedirgin olarak, camiamız ile görüşmemeye karar vermiştir. Özkan Mamati’nin, Serpil Ekşioğlu’nu iş yeriyle tehdit ettiği paylaşımlardan biri aşağıda verilmektedir:
  • Bu süreçteCeylan Özgül ve Ümit Kuruca hemen Serpil Ekşioğlu ile temasa geçmiş ve Serpil Ekşioğlu’nun kendi ifadesiyle ona “ne yapması gerektiğini” izah etmişlerdir.
  • 30 yıl boyunca birlikte olduğu ve sevdiği arkadaşlarının karşı safına geçen Serpil Ekşioğlu’nun, özellikle yaşı küçük kızların gözleri korkutularak müşteki yapılmalarında yeri olduğu anlaşılmaktadır. Kumpasçılar tarafından kandırılan bu kızların, aileleriyle değil, Serpil Ekşioğlu’nun gözetiminde Mali Şube’ye getirilip götürülmesi bunun en açık kanıtlarından biridir.
  • Serpil Ekşioğlu ile beraber yine 30 yıla yakın süre bu camiada bulunmuş olan Ebru Alkan da Özkan Mamati’nin yanına çekilmiş ve onun kontrolüne girmiştir. Ebru Alkan, kendine ait bir bilgisayarı sözde “delil incelemesi” yapması için Emniyet Müdürlüğü’ne değil de Özkan Mamati’ye teslim ettiğini kendi ifadesinde ortaya koymuştur:

Burada sormak gerekir: Özkan Mamati kimden gelen hangi yetkiyle, gizli şekilde yürütülen soruşturma kapsamında emniyete verilmesi gereken sözde delilleri toplamaya başlamıştır? Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü memurları hangi gerekçeye dayanarak, Özkan Mamati’nin, delil olduğu ileri sürülen bir evrakı, “soruşturmada kullanması amacıyla”, belki de üzerinde çalışma yapacak, veri ekleyecek veya çıkaracak şekilde almasını normal karşılamaktadır?

Belirtmemiz gerekir ki, önce Özkan Mamati’nin eline verilen, daha sonra Emniyet’e teslim edilen laptop bilgisayarda “bulunan” bir dosya, iddianamede sözde “suç delili” olarak değerlendirilmiştir. Bu bilgisayardan çıkacak hiçbir materyalin delil olarak sunulması artık hukuken mümkün olamaz.

Özkan Mamati’nin kandırdığı ve korkuttuğu kişilerden birisi de Hanife Akalın isimli müştekidir. Hanife Akalın, kendi ifadesine göre 2012 – 2018 yılları arasında 6 yıl boyunca camia ile görüşmüş ve birçok sivil toplum etkinliğinde yardımcı olmuştur. Yine kendi gerçek dışı ifadesinde göre bu 6 yıl boyunca güya özellikle Adnan Oktar’dan ve camiadaki kişilerden inanılmaz bir zulüm görmüş, yüzlerce kere tecavüze uğramış, darp edilmiş, parası elinden alınmış, emeği sömürülmüş, silahla tehdit edilmiş, içeceğine ilaç karıştırılmıştır…

Senaryo bu şekilde uzayıp gitmektedir. Ancak ne ilginçtir ki, tüm bunlar güya başına gelirken Hanife Akalın, anne-babasıyla aynı evde yaşamakta; tüm bunlar güya başına geldikten sonra hergün anne-babasının evine geri dönmektedir. Aynı zamanda okuluna devam etmekte, sosyal hayatını yaşamakta, okulda sosyal aktivitelere katılmakta, okuluna devam ederken bir yandan işte de çalışmaktadır. Daha da ilginci, kendisine tüm bunları güya yapanları 6 yıl boyunca anlayamamışken, 6 yılın sonunda Asiye Sandıkçı isimli bir arkadaşı “bunlar kötü bir örgüt” dediğinde sözde neyin ne olduğunu anlamıştır. Bunun ardından ise “Özkan Mamati ile konuşup” ayrılmaya karar verdiğini söylemektedir.

Bu önemli noktaya tekrar dikkat çekmek gerekir:  Hanife Akalın, 6 yıl boyunca korkunç bir muamele gördüğünü iddia ettiği grubun aslında güya “kötü insanlar” olduklarını, bu 6 yıl boyunca anlamamış, ama Asiye Sandıkçı ve Özkan Mamati ile konuşunca anlamıştır.Buradaki mantık hezimeti, bu kişilerin nasıl bir baskı ve tehditle böyle inanılması imkansız yalanları söylemeye mecbur bırakıldıklarını göstermektedir.

Hanife Akalan’ın iddialarının hiçbiri doğru değildir; 6 yıl boyunca birlikte olduğu arkadaşlarından her zaman iyilik ve güzellik görmüştür. 6 yıl boyunca ailesine, herhangi bir arkadaşına veya adli makamlara bu yönde bir şey anlatmamış olması, birlikte kaldığı ailesinin hiçbir zaman onun şiddet ve zulüm gördüğünden şüphelenmemesi, tek başına anlattıklarının doğru olmadığının bir delilidir.

Gerçekte olan şudur; Hanife Akalın, Özkan Mamati ve çevresindekiler tarafından itibarsızlaştırılmakla, hapse girmekle, ailesine ve çevresine küçük düşürülmekle ve daha cezaevine girmekle tehdit edilerek, hem kendi haysiyetine, şerefine, iffetine hem de arkadaşlarına iftira atmak zorunda bırakılmıştır. İtibarsızlaştırılıp cezaevine girmektense, tacize uğramış mağdur rolünü oynayarak, bu zor ve baskıdan kurtulma yolunu seçmiştir.  

Polis ifadesinde Hanife Akalın bunları şöyle anlatmaktadır:

Emniyet’e sunulan fişleme dosyasında Hanife Akalın hakkında “şikayetçi olacaktı, biz durdurduk” denmektedir. Hanife Akalın üzerinde bu kadar yönlendirici etki gücü bulunan Özkan Mamati’nin, Hanife Akalın’a ne yalanlar aktardığı, onu nasıl korkttuğu ve şikayet ifadesini nasıl şekillendirdiği ilgili makamlarca dikkatle incelenmeli, sorgulanmalıdır.  

Fişleme dosyalarında, müşteki olan Yusuf Selahattin Ergun için ise “bizimle bağlantıda” denilmiştir. Bir soruşturma kapsamında, müşteki olacak kişilerin organize edilmeleri, bu kişilerle irtibata geçilerek, birbirleriyle konuşarak nasıl ifade verecekleri ve hangi konuları hangi şekilde anlatacakları konusunda yönlendirilmeleri, söz konusu ifadelerin güvenilirliklerini ciddi şekilde şüpheye düşürmektedir.

Özkan Mamati camiadaki her bir kişi için yalan yanlış bilgilerle doldurulmuş fişleme dosyaları hazırlarken, bazı kişilere ait herhangi bir bilgiye ulaşamadığında, o kişinin “çok gizli tutulduğu” yalanını ortaya atmaktadır. Nitekim arkadaşlarımızdan Demet Görünür için de bu şekilde yapılmıştır. Demet Görünür hakkında bilgi toplayabilmek için önce camianın en eskilerinden olan Serpil Ekşioğlu’na müracaat edilmiş, aynı zamanda yine fişleme dosyasında yazdığı şekliyle camiayı eskiden beri tanıyan kişilere ulaşılıp bilgi sorulmuştur. Hukuk nezdinde “dedikodu”dan başka bir değeri olmayan bu düzmece bilgiler ne yazık ki 3900 sayfalık “dev” iddianamede bol bol sayfa doldurmak amaçlı kullanılmıştır.

Yukarıdaki “dedikodu” içerikli düzmece bilgiler, içerdiği mantıksızlıklarla da kendi kendini imha etmektedir. Buradaki bilgi notunda Mine Kalça’nın kendisine kalan “mirası” Demet Görünür’e devrettiği bilgisi verilmektedir. Oysa Mine Kalça’nın annesi de babası da sağdır. Dolayısıyla, kendisine miras kalması gibi bir durum söz konusu değildir. Belli ki, iddianamedeki miras içerikli yalanları destekleyebilmek için bu kurgu yapılmış fakat o da beceriksizce, kabaca yöntemlerle dosyaya servis edilmiştir. Kumpası kurgulayanların bu yalanları pervasızca söylemiş oldukları açıktır, fakat asıl ilginç olan bu yalanların, incelenmeksizin, soruşturulmaksızın iddianameye geçmiş olmasıdır.

Özkan Mamati’nin ve onun yönlendirmesiyle hareket eden Uğur Şahin’in müştekilerin yanına adam çekme amaçlı olarak sosyal medya hesapları üzerinden, cep telefonlarına SMS veya Whatsapp mesajları göndererek çok fazla sayıda kişiye ulaştığı bilinmektedir. Bu kişilerin büyük çoğunluğu “dediklerimizi dinlemezsen sen de hapsi boylarsın, ailene arkadaşlarına rezil olursun, insan içine çıkamaz hale gelirsin” korkutmaları ile kumpasa dahil olmuşlardır. İngiliz derin devleti ajanlarının kontrolündeki Özkan Mamati bu kişilerle yaptıkları konuşmaları yalanlarla doldurarak onları camiadaki arkadaşlarına karşı doldurmuştur. Bunun en net örneği, müşteki Mervenur Gözcü’ye söylettirilen sözlerdir.

Şunu belirtmek gerekir ki, müşteki Mervenur Gözcü, 18 yaşından küçük olmasına rağmen 03.08.2018 tarihinde Mali Şube’ye ifade vermeye ailesiyle değil, Serpil Ekşioğlu ile gelmiş, ifade sonunda da yine Serpil Ekşioğlu’na teslim edilmiştir. Mervenur Gözcü’nün ifadesinde bu durum açıkça görülmektedir:

Bu şekilde bir baskı altına alma taktiği ile Mervenur Gözcü’ye nasıl telkinlerde bulunulduğu, kendi senaryoları doğrultusunda nasıl yönlendirme yapıldığı konusunda video kaydında çok açık bir örnek vardır. Mervenur Gözcü A9 stüdyosunu ziyaretinde kendisine ikram edilen yemekten şüphelendiğini ve yemediğini anlattıktan sonra şunları söylemektedir:

Mervenur Gözcü: Şöyle bir şey var. Ben sonradan öğrendim, hani o yemekten şüpheleniyordum ya ben, o yemeğin içinde meğersem lityum hapı varmış.

Görevli: Bunu nasıl öğrendin?

Mervenur: Özkan abiden öğrendim, beni getiren adam.

Buradaki ifadeden açıkça anlaşılabildiği gibi, konuşmanın detayları Mervenur Gözcü’ye Özkan Mamati tarafından öğretilmiştir.

Aynı mantıkla yanaşılan kişilerden birisi de müşteki Aslı Bektaş olmuştur. Bu irtibat, Aslı Bektaş’ın yakın arkadaşlarından Makbule isimli bayanın camiadan Alpar Sayın ile yaptığı bir telefon görüşmesinin dinlenmesi sonucunda elde edilen tape’de görülmektedir. Bu tape’de Makbule, Alpar Sayın’a Aslı Bektaş ile aralarında gerçekleşen bir yazışmayı aktarmıştır. Buna göre, Uğur Şahin Aslı Bektaş’a Instagram üzerinden ulaşıp onunla yazışmaya başlamış, camia hakkında gerçekdışı bilgiler verdikten sonra yakında bir polis operasyonu olacağını anlatmıştır. Bu yazışmalar sonrasında Aslı Bektaş da müşteki olmak zorunda bırakılmıştır.

3.10.2018 tarihinde Tanık sıfatıyla ifade vermiş olan Gizem Fidan, 16.01.2018 tarihinde camiada yer alan bir arkadaşına Özkan Mamati’nin kontrolündeki Uğur Şahin tarafından sıkıştırıldığını ve yaşadıklarından büyük sıkıntı duyduğunu anlattığı bir SMS mesajı göndermiştir. Fidan bu SMS’te “… bir de üzerine sen, bir de Uğur’un tehditleri, benim ne suçum var peki?” diyerek Uğur Şahin’in kendisiyle irtibatta olduğunu ve tehdit ettiğini açıklamıştır.

Uğur Şahin, camia ile tanışıklığı olan başka başka kişileri de tehdit etmiştir. Örneğin H. A. isimli bayana 04.08.2018 tarihinde yolladığı şu mesajlar bu tehditleri ortaya koymaktadır:

Uğur Şahin’in bu mesaj içeriği dikkatlice incelendiğinde, İngiliz derin devletinin yönettiği kumpastaki temel stratejinin hep aynı olduğu görülmektedir. Nitekim Uğur Şahin “deşifre olmanı istemiyorum” derken, mesajı yolladığı bayanın adının, fotoğrafının, onun için uydurulmuş olan yalan bilgilerin sosyal medyada, televizyonda, gazetelerde, haberlerde çıkabileceğini, dolayısıyla ailesine, arkadaşlarına ve tüm tanıdıklarına rezil olabileceğini ima etmektedir. Zaten mesajın devamında birkaç satır sonra da “sana sıçrayacak olay, ailen, çevren herkese rezil olabilirsin” diyerek vurguyu yapmaktadır.

Bu tehdidi güçlendirmek amacıyla “konu çok ciddi, evin her şey biliniyor, bak alırlar seni” diyerek polis baskınıyla, gözaltına alınmakla, tutuklanıp cezaevine konmakla tehdit etmektedir. 20’li yaşlarda olan bir genç kız için bu tehditler çok korkunçtur. Dolayısıyla, dosyadaki birçok genç kız bu tehditlere boyun eğmek mecburiyetinde kalmıştır.

Tehditlerle gözü korkutulan kişi son aşamada “kıvama getirildikten” sonra asıl amaç olan teklif yapılmaktadır: “Benimle iletişime geç lütfen, konuşmamız lazım. Güzel güzel konuşalım.”

Kumpasın bu aşaması, karşıdaki kişinin tarafındaymış izlenimi verip onunla bir araya gelme aşamasıdır. Tehditlerden yılan ve korkan bir kız, elbette ki karşılaştığı bu durum karşısında buluşmayı kabul etmektedir. İşte böyle bir buluşma gerçekleştiğinde, ilgili genç kıza bu olaylardan “zarar görmeden” çıkabilmenin yolu anlatılır: Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında belli kalıpları içeren suçlayıcı bir ifade vereceksin ve konu kapanacak!

Kızlar hep aynı yöntemle kandırılmıştır. Hatta bu ifadeyi alacak polislerin tanıdık olduğu, ifade vermeye kendilerinin refakatinde gidebileceği söylenmiş, ailesinin de bu ifadeden haberinin olmayacağı, ifadelerinin gizli tutulacağı ve ifadesini verdikten sonra bir daha rahatsız edilmeyeceği teminatı verilmiştir. Özetle bir tarafta kamuoyuna karşı iffetsizlik üzerine kurulu hayali bir senaryoyla rezil edilmek, üstelik bunun yanında hapse atılmak vardır. Diğer tarafta ise, tek seferde bir iftira metninin altına imza atıp tutuklanmaktan kurtulacağı bir seçenek sunulmaktadır.

Müşteki yapılan kişilerin ikinci yolu seçmelerini makul görmek ve onlara kızmamak gerekiyor. Sonuçta Özkan Mamati ve husumet grubu, bu kişilerin “iradelerini fesada uğratmış” ve tehditle, şantajla, korkutarak, cebren onları istediklerini yapmaya mecbur bırakmışlardır. Bu genç kızlar, ölümüne bir korku, dehşet, buhran yaşamışlar, genç yaşlarında adeta ölümden kurtulur gibi iftira yolunu seçmek zorunda bırakılmışlardır.  

Bir örnek daha verelim:

Avukat Aysu Y., camiaya dahil olmayıp, camiadan bazı kişilerin dosyalarında görev yapan genç bir avukattır. Özkan Mamati’nin başını çektiği bir grup, Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı düzenlenen polis operasyonu öncesinde söz konusu avukatı müteaddid defalar tehdit etmiş, kendi saflarına çekmeye çalışmıştır. Nisan 2018’de tetikçi @kediLeaks hesabından söz konusu avukatı karalayan iğrenç iftiralar paylaşılmıştır. Camia tarafından hiçbir suç işlenmediğini çok iyi bilen Aysu Hanım bu kanunsuz ve hukuksuz daveti hep karşılıksız bırakmıştır.

Bunun üzerine, Özkan Mamati ve çevresi, bu tehditlere boyun eğmeyen Aysu Y. hakkında yalanlarla dolu ifadeler vermiş, bu sebeple operasyon günü Aysu Y.’nin evine de polis baskın yapmıştır. Henüz yeni evlediği eşinin yanından alınmış, kelepçelenerek gözaltına alınmıştır. Aysu Y.’nin arabasına, tüm malvarlıklarına el konmuş, banka hesapları bloke edilmiştir. Aynı gün Uğur Şahin’in söz konusu genç avukat bayanın telefonuna gönderdiği mesaj her şeyi anlatmaktadır:

“ÇOK UYARMIŞTIM AYSU SENİ, KEŞKE ANLAYABİLSEYDİN.”

Mesajda bahsedilen uyarılar, aynı H. A.’ya ve diğer birçok müştekiye olduğu gibi, camia ile ilişkisini kesme, sözde müştekilerin saflarında yer alma ve camiayı karalayıcı içerikte ifade verme konuları üzerinedir. Bir suç işlendiğine şahit olmadığı için kendisine yönelik bu “uyarıları” anlamayan ve dikkate almayan avukat Aysu Y., İngiliz derin devletinin ve Özkan Mamati’nin bir başka mağduru olarak gözaltına alınmıştır.

Özkan Mamati, dosyanın şüphelilerinden Mert Sucu’nun ailesine de ulaşmış ve onları korkutarak isteklerini yaptırmaya çalışmıştır. Mamati’nin bu girişiminden rahatsızlık duyan aile bireyleri ayrı ayrı dilekçelerle Özkan Mamati’yi Savcılığa şikayet etmişlerdir.

@KEDİLEAKS HESABI ÜZERİNDEN İFTİRA, ŞANTAJ, TEHDİT

İngiliz derin devleti, onun yönlendirdiği Özkan Mamati ve Özkan Mamati’nin tehdit ve baskılarıyla harekete geçen kişilerin Adnan Oktar ve arkadaşları hakkındaki asılsız iddialarının ortaya çıkmasından hemen sonra, Twitter üzerinden @kedileaks isimli bir tetikçi hesap devreye girmişti. Kumpasçılar bu hesapta yaptıkları karalama faaliyetleri ile Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı hasım oluşturmaya başlamış, camiayı tanıyan, seven ya da en azından yolu herhangi bir dönemde kesişmiş olan herkese bu hesap üzerinden alenen şantaj yaparak “ya bizim tarafımızda olursun ya da seni buradan tüm dünyaya rezil ederiz” demişlerdir. İlerleyen sayfalarda bu iddiamızı ispat eden çok sayıda delil ortaya koyacağız.

Ancak asıl ilginç olan, @kedileaks hesabındaki yalanlar akıl almaz bir şekilde dosya üzerinde çalışan savcıların ana malzeme kaynağı olmuşhiçbir somut delil arama ihtiyacı gözetilmeksizin, bu hesapta yayınlanmış aleni yalan ve iftiralar iddianameye satır satır aktarılmıştır. Bu hesaplar üzerinden masum insanların anne-babalarına dahi ağır hakaretler, küfürler, tehditler yağdırılması konusu ile savcılar hiç ilgilenmemişlerdir. Bunların örneklerini de ilerleyen sayfalarda göreceğiz.

MİNE G. KIRIKKANAT, ERGUN POYRAZ, FUAT KOZLUKLU DEVREDE

Operasyonla birlikte bazı “yazarlar” düğmeye basılmışçasına arka arkaya iftiralarla dolu kitaplar yayımladılar. Bunlardan birisi olan Mine Kırıkkanat, Cumhuriyet Gazetesi’nde haftada bir kere yer verilen köşesinde tam 3 ay boyunca aralıksız olarak Adnan Oktar hakkında köşe yazısı yazdı. Dahası, Mine Kırıkkanat,Adnan Oktar hakkında yazdığı kitabını “sevgili Özkan Mamati’ye” diye imzalayarak hediye etti.

Fuat Kozluklu’nun kitabı ise yalanları, dedikoduları ve delili olmayan sahtekarlıkları gerçek bir hikaye gibi aktaran hezeyanlarla dolup taşmaktadır. Bu hezeyanları cevaplamak şu an için ayrı bir kitap gerektirdiğinden, şimdilik sadece bunlardan bir iki tanesini örnek olarak gösterip geçeceğiz:İDDİA: Polisin elinde bulunan dijital arşivde bir kadına 20 saatte 24 erkeğin tecavüz ettiğine dair video görüntüler bulunduğunu bilmek dahi kan donduruyor. (Sayfa 58)

CEVAP: Polisin elinde böyle bir arşiv hiçbir zaman var olmadı. Böyle görüntüler hiçbir zaman çekilmedi. Dava dosyasında bu şekilde tek bir görüntü bile yok. Sadece dedikodudan ibaret bu yalanı, en azından “iddia edilen” diyerek bile vermemiş olması, kesin bir gerçek gibi sunması, Fuat Kozluklu’nun gazetecilik anlayışını da gözler önüne sermekte.

İDDİA: Oktar’ın beğendiği kadınlar için “kafasını koparın” talimatıyla kardeşler grubu tarafından, bu kadınların şantajla yola getirilip Kandilli ya da Silivri’deki evlere götürüldüğü biliniyor. Adnan Hoca ile birlikte olacak kadınlar, cemaatin-örgütün diğer kadın üyeleri tarafından Osmanlı sarayındaki harem adetlerine göre, yıkanıp kokular sürüldükten sonra yatağa götürülür, daha sonra kurulan üstün özellikli görüntü ve ses kaydedicilerle görüntüleri kaydedilirdi. Bu şantaj tuzağı kasetlerin elde edilmesine yardımcı olan kadınlar böylelikle örgüte bağlılıklarını kanıtlardı. Bu örnekse yapılanmayla ilgili kan donduran gerçeklerden sadece bir tanesi. (Sayfa: 51)

CEVAP: Bu satırlardaki iddiaların tümü gerçek dışıdır. Bu paragrafta Kozluklu’nun “kurguladığı” senaryoyu İDDİA EDEN TEK BİR MÜŞTEKİ DAHİ BULUNMAMAKTADIR. Bu senaryoyu doğrulayabilecek tek bir somut delil, tek bir kaset, görüntü, bilgi, belge yoktur. Böyle bir iddia ne soruşturma dosyasında ne emniyet fezlekesinde ne de iddianamede YER ALMAMAKTADIR. Kozluklu’nun yalan satırlarına konu olayları sanki bizzat görüp şahit olmuş gibi anlatırken “üstün özellikli görüntü ve ses kaydediciler kullanıldığını” söylemesi bile hayret vericidir. Acaba bu şekilde kayıt yapan bir cihazı kendisi görmüş de o şekilde mi bunu yazmaktadır? Veya bunun bir kaydına mı sahiptir? 11 Temmuz operasyonunda 100’den fazla eve ve işyerine aynı anda baskın düzenleyen polis, Kozluklu tarafından kamuoyunu kandırmak için yazılmış olan bu satırlardakine benzer bir tek cihaz dahi bulmamıştır. Buna dair tek bir kayıt dava dosyasında yoktur. O halde Kozluklu, sanki kendisinin bizzat şahit olduğu kadar gerçekmiş gibi yazdığı bu iftira dolu satırları neden yazmaktadır?

İDDİA: A9’un tüm kameraları yayın çekimleri dışındaki zamanlarda ağlarına düşürülen kadınlara tecavüzlerde kullanılıyordu. (SAYFA 180)

CEVAP: Televizyon kanalı kameraları ile tecavüz görüntüsü çekildiğini iddia eden tek bir müşteki bulunmamaktadır. Kanala sabaha karşı baskın yapıp tüm kameralara ve görüntü arşivine el koyan polis, Fuat Kozluklu’nun satırlarında sergilenen hezeyana ait tek bir saniye görüntü ele geçirmemiştir. Bu safsata ne soruşturma dosyasında, ne emniyet fezlekesinde, ne de iddianamede bulunmamaktadır.

Fuat Kozluklu’nun mesleğinin gerekliliklerini ve ahlaki ilkeleri çiğneyerek yazdığı bu kitabın içi çok ağır hakaretler, kişilik haklarına saldırı ve iftiralarla doludur. Bu konuda gereken hukuki çalışma avukatlarımız tarafından yürütülmektedir. Ancak bu noktada durup düşünülmesi gereken en temel soru şudur: Neden Kozluklu bu kadar yalanlarla dolu bir kitabı kaleme almıştır? Kitaptaki yalanlar ile burada açıklamalarını yaptığımız kumpas malzemelerinin birebir örtüşmesi tesadüf müdür? Delillerini sunduğumuz kumpası örgütleyenlerle Kozluklu’nun arasında bir ilişki var mıdır? Bunlar, devlet yetkilileri tarafından araştırılarak gün ışığına çıkarılması gereken karanlıkta kalmış noktalardır.

HAYALİ SUÇLARA HAYALİ DELİLLER GÖSTERİLMESİ

Yukarıdaki sayfalarda, Sabah Gazetesi’nden bir köşe yazarının, güya Sayın Cumhurbaşkanımıza camia mensupları tarafından dürbünlü tüfekle suikast düzenleneceğini anlattığı hayali senaryoyu açıklamıştık. Bu hayali senaryoya CIA ve MOSSAD kelimelerini serpiştirince daha etkileyici olabileceğini düşünen bu köşe yazarı gibi, ne ilginçtir yine Sabah Gazetesi’nden bir başka köşe yazarı da, camiayı hiç bulunmamış sözde delillerle alenen suçlamaya çalışmıştır.

AŞAĞIDAKİ HABER KARA PROPAGANDA AMAÇLIDIR VE GERÇEK DIŞIDIR!!!

Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı kurulan komplodaki en kapsamlı hayali suçlamalar cinsellik konusu üzerinden kurgulanmıştır. Bunun ardından gencecik kız çocukları, kamuoyunun Adnan Oktar ve arkadaşlarını sapkın bir topluluk gibi görmesi için, özel olarak kurgulanan hayali tecavüz ve cinsel istismar senaryolarıyla şikayetçi olmaları yönünde tehditlere ve baskılara maruz bırakılmışlardır. Gerçekte Adnan Oktar ve arkadaşlarından hiçbir kötülük görmeyen bu insanlar dosyada şüpheli konumuna düşmemek, tutuklanmamak, itibarsızlaştırılmamak için kendilerinden isteneni yapmışlar ve yalan ifadeler vermek zorunda kalmışlardır.

Dosyada Adnan Oktar ve arkadaşlarının ünlülere, siyasilere ya da herhangi birisine şantajda bulunduklarını ortaya koyan tek bir delil bile bulunmamaktadır. İddianamede, aylarca basın tarafından bahsedilen sözde şantaj arşivinin varlığına dair tek bir cümle dahi kullanılmamıştır.

1999 yılında Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik FETÖ kaynaklı polis operasyonu ve sonrasında açılan dava kapsamında da gündemde olan en meşhur konunun “şantaj kasetleri” olduğunu burada hatırlamak gerekir. O dönemde ön plana çıkarılan, hakkında sayısız haber yapılan bu sözde şantaj kasetleri hiçbir zaman bulunamamıştır. Çünkü hiçbir zaman var olmamışlardır.Dosya kapsamında kendisine şantaj yapıldığı iddia edilen ünlüler bile, Adnan Oktar ve arkadaşlarından asla bir kötülük görmedikleri ve herhangi bir şantajın söz konusu olmadığını belirten dilekçeler vermişlerdir. O dönemin yalanlarının aynı şekilde ısıtılarak bugün gündem yapılması, “ya tutarsa” mantığıyla ayakta tutulmaya çalışılması gerçekten şaşırtıcıdır.

11 Temmuz 2018 tarihli polis operasyonun yapılmasıyla birlikte, basının büyük bölümü Adnan Oktar ve arkadaşlarının güya işledikleri suçlar aracılığıyla yüz milyonlarca lira kazanç sağladıkları yönünde haberler yapmışlardır. Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında istikrarlı bir biçimde iftira ve hakaret içerikli haberler yapan “A Haber” isimli televizyon kanalı şöyle bir habere imza atmıştır:

Her medya kuruluşunun Adnan Oktar’ın mal varlığı hakkında rastgele tutarlar belirlediği haber furyasına TRT Haber de 1 milyar TL iddiasıyla katılmıştır:

İddianamenin düzenlenmesiyle bu tür haberlerin Adnan Oktar ve arkadaşlarını karalama ve kamuoyu nezdinde kara para aklayan, çok güçlü ve karanlık bir suç örgütüymüş gibi gösterme amacıyla yapıldıkları açıkça görülmüştür.

Düzenlenen iddianamede, haberlerde uçuşan “kayıp 200 milyon TL” veya “1 milyar TL mal varlığı” iddiaları ile ilgili tek bir ifade dahi kullanılmamıştır. ORTADA BÖYLE BİR PARA YOKTUR.

Ortada böyle bir para yokken, buna dair bir delil, hatta bir iddia dahi yokken, böyle bir konunun devletin kanalı olan TRT’de yayınlanması ayrıca üzüntü vericidir.

Yapılan incelemelerde Adnan Oktar’ın arkadaşlarına ait 86 şirketin toplam 10 milyon liralık bir aktif büyüklüğü olduğu ortaya çıkmış, bu tespit TMSF Başkanı Muhiddin Gülal tarafından kamuoyuna aktarılmıştır.

Özellikle operasyonun ilk günlerinde sık sık gündeme getirilen “Adnan Oktar’ın evinden birçok tarihi eser çıktığına” dair mesnetsiz iddia, ilerleyen günlerde çeşitli uzman bilirkişilerin raporları ile çürütülmüştür. Keza ne Adnan Oktar’ın ne de arkadaşlarının evinde hiçbir şekilde tek bir tarihi eser dahi çıkamamıştır. Ancak bu tarz haberler hep devam etmiştir. Tarihi eser alım satımı, kara para aklamada en çok kullanılan yöntemlerden birisidir. Burada da amaç, Adnan Oktar’ı ve camiayı bu tarz bir suçun içindeymiş gibi gösterebilmektir.

Adnan Oktar’ı itibarsızlaştırabilmek amacıyla akıl almaz çirkinlikte yalanlar ortaya atılırken, iffetli kadınların da tüm Anayasal hakları ayaklar altına alınmıştır. Basında hergün birbirinden çirkin ve dayanağı olmayan haberler yapılmasının tek sebebi, kamuoyunda infial meydana getirmek, şüphelilerin tutukluluk sürelerini uzatmak ve en önemlisi, yargılamayı yapacak mahkeme üzerinde kamuoyu baskısı oluşturmaktır. Birbirini takip eden günler boyunca bu kadar çok haberin yayınlandığını gören sıradan bir vatandaş, doğal olarak camianın bu suçlara karıştığına kanaat getirecek, ister istemez içinde bu kişilere karşı negatif bir yaklaşım büyüyecektir. Kamuoyunda bu algı yaratıldıktan sonra, haklarında gerçekte hiçbir somut suç delili olmayan kişiler hakkında tahliye kararı verilse, halkta infial olacak, herkes isyan edecektir. Sırf bu beklenti dahi, insanların tutukluluklarını uzatma konusunda etkin bir sebep olmaktadır. Zaten basındaki kara propagandanın da temel amacı budur.

Operasyon sonrası, kamuoyunda infial uyandırmak için basına uydurma haberler servis edilmiştir. Gazete Vatan’da yayınlanan P.T. isimli hayali müşteki, Ender Daban ve Kartal Göktan’a pek çok cinsel suç isnat etmiştir. Soruşturmanın ilerleyen safhalarında, bu hayali müşteki üzerinden ileri sürülen uydurma isnatlar, bu sefer Özkan Mamati’nin yönetimindeki @KediLeaks isimli twitter hesabında tekrar karşımıza çıkmıştır:

Ancak ne iddianamede ne de tensip zaptında P. T. başharflerini taşıyan bir müşteki yer almamıştır. Soruşturma dosyasında, haberde söylendiği gibi P. T. isimli bir bayana ait ifade metni bulunmamaktadır.

Haberdeki bir ince detay, bizlere bu yalan haberin hangi kaynakta üretilmiş olabileceği konusunda önemli bir ipucu sunmaktadır: Hayali bir müştekiden bahsedilirken, bu kızın 14 yaşında olduğu vurgulanmıştır. Özkan Mamati, Uğur Şahin, Ümit Kuruca tarafından 3 Ocak 2018’de Emniyet Müdürlüğü’ne teslim edilen sahte fişleme dosyalarında da bu vurgunun aynısı yapılmaktadır. Bu dosyalarda, Adnan Oktar camiasında yer alan bazı bayanların Adnan Oktar ile tanıştıkları yaşları özel bir amaç doğrultusunda çarpıtılarak “14” gibi gösterilmiştir. İşte örnekleri:

K. Y.: Cemaate geldiği süre içinde 14 yaşındayken abisi tarafından… birlikte olmaya zorlanmıştır.

B. Ş.: Ablası tarafından 14 yaşında cemaate getirilmiş ve küçük yaşta cinsel ilişkiye girmiştir. 14 yaşında çok zayıf vücudu…

D. R.: 14 yaşında cemaate gelmiş ve 14 yaşında Adnan Oktar’ın…

M. B.: Kendisi ve kızkardeşi 14 yaşında cemaate gelmiş ve küçük yaşta…

Bu çirkin yalanların ve güya cinsel istismar iddialarının altında yatan sebeple, yalan gazete haberindeki sebep tamamen aynıdır. Türk Ceza Kanunu’nda 14 yaş çok kritik ve eşik yaştır. 18 yaşının üzerindeki kişilerin kendi rızaları ile yaptıkları cinsel davranışlar suç sayılmamaktadır. 15-18 yaş arasındakiler için suç sayılmakla birlikte, kişinin rızası olduğu durumlarda suç olmaktan çıkabilmektedir. Oysa 14 yaşındaki bir kişinin yaptığı cinsel davranış, tamamen kendi rızası dahilinde bile olsa suçtur ve şikayete de tabi değildir; böyle durumlarda devlet re’sen dava açma mecburiyetindedir. Öte yandan, 14 yaşındaki bir kişiye karşı işlenen cinsel istismar/saldırı suçlarının cezası da çok ağırdır ve doğal olarak toplum nezdinde oluşturduğu infial de çok büyüktür.

Dosyadaki yalanlar arasında “14 yaş” vurgusunun yapılma sebebi işte bu yüzdendir. Aynı mantığın, tamamen düzmece bir haberde, HİÇ VAR OLMAYAN bir müşteki adına kullanılması da bu yalan haberi ortaya atanların kim olabileceği konusunda bir fikir vermektedir.

BASIN TARAFINDAN YÜRÜTÜLEN KARA PROPAGANDA

Bu haber ile yine büyük bir iftira ve bilinçli bir karalama tekniği kullanılmıştır. Arkadaşlarımız hakkında güya bir FETÖ ilişkilendirmesi yapmak amaçlanmış ve arkadaşlarımızın, Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan aleyhine bir rapor yazdığı bilinen Henri Barkey ile bağlantılı oldukları iddiasına yer verilmiştir. Bu haber içeriği tümüyle yanlış, gerçekleri çarpıtan, uydurma bir haberdir. Çünkü Yeliz Sucu’nun ifadesinde yer aldığı iddia edilen bu cümleler, diğer bir arkadaşımız olan Aylin Atmaca hakkında DEĞİL, müşteki sıfatı taşıyan Ceylan Özgül hakkındadırDaha doğrusu, Henri Barkey ile Adnan Oktar’ın arkadaşlarından Yeliz Sucu veya Aylin Atmaca’nın hiçbir ilgisi ya da bağlantısı yoktur. Oysa bu açık gerçeğe rağmen, sırf “darbe planı yaptılar” diyebilmek adına ifade içeriği çarpıtılmıştır. Kumpasın en öncelikli stratejilerinden biri olan çarpıtma burada da karşımıza çıkmıştır.

Aylin Atmaca hiçbir zaman Henri Barkey isimli kişi ile birlikte bir rapor hazırlamamıştır. Kendisini tanımamaktadır, kendisiyle hiç karşılaşmamıştır, hiçbir vesile ile konuşmamıştır. Tüm bu sahte iddiaların aksine Aylin Atmaca, Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı ve seçimle işbaşına gelmiş olan hükümeti destekleyebilmek adına sayısız faaliyet yürütmüştür. Yeliz Sucu da yakın arkadaşı olan Aylin Atmaca hakkında hiçbir zaman böyle suçlayıcı bir ifade vermemiştir.

Bu haberde yapılan çarpıtma, “sehven” yapıldı diye düşünülemez. Açıkça planlı, hedef gözeterek icra edilmiş bir kara propaganda çalışmasıdır.

Arkadaşımız Yeliz Sucu’nun 17.07.2018 tarihinde saat 10:55’te başlayan İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde alınan 21 sayfalık ifadesinin ilgili bölümü şöyledir:

Görüldüğü gibi, ifadede Aylin Atmaca’nın adı hiçbir şekilde yer almamaktadır. Dolayısıyla yanlış anlaşılabilecek, karıştırma ihtimali olan bir durum söz konusu değildir. Gazete haberine Aylin Atmaca’nın adı bilinçli, planlı bir şekilde yerleştirilmiş, camianın darbe planı yapan kişilerle işbirliği içinde olduğu izlenimi verilmek istenmiştir.

Burada görüldüğü gibi Yeliz Sucu, Adnan Oktar veya yargılanan herhangi bir sanık kapsamında değil fakat dava kapsamında müşteki olan Ceylan Özgül’ün bağlantılarından bahsederken, onun Suudi Arabistan’a ajan olduğu için alınmayan Ed Husain isimli kişiyle bağlantısından ve Ed Husain’in de 2014 yılında şu an FETÖ/PDY Terör örgütü mensubu ve darbe teşebbüsünden dolayı yargılanan Henri Barkey isimli kişiyle birlikte Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın ve hükümetin devrilmesine yönelik rapor hazırladığından bahsetmektedir.

Polis operasyonundan bu yana sahte bilgiler, nereden çıktığı belli olmayan alıntılar, kaynağı belirsiz duyumlar kullanılarak hemen hemen her gün Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında kara propaganda yapılmıştır. Camiayı kendilerince en kötü duruma sokacak, kamuoyu nezdinde en hassas konuların başında FETÖ geldiği için, bilinçli bir şekilde camiayı FETÖ ile iç içe gösterebilmeye yönelik sahte haberler yayınlanmıştır.

ADNAN OKTAR İLE İLGİLİ ETKİN PİŞMANLIK YALANLARI

Basın tarafından tamamen hayali ve olağanüstü çaresiz bir senaryo dahilinde ortaya atılan “Mehdilikten vazgeçersem beni bırakır mısınız?” başlıklı bir mektubu Adnan Oktar hiçbir zaman yazmamıştır. Böyle bir mektup hiçbir zaman görülmemiş, okunmamış, bulunmamıştır.

Bu hikayenin yayılmasındaki temel amaç, öncelikli olarak güya Adnan Oktar’ın Mehdi olduğu iddiasını kabul ettiğini kamuoyuna inandırmaktır. Hapisten kurtulmak için bu mektubu yazdığı izlenimi verilmek istenen Adnan Oktar hakkında yetkililere yardım çağrısı yapıyor imajı oluşturulmak istenmiştir.

Bu hayali haberin hemen ardından da güya Adnan Oktar’ın sözde “etkin pişman” olacağı, itirafçı olacağı gibi hayali senaryolar ortaya atılmıştır. Bir kısım basının karalama metodları artık öylesine zavallılaşmıştır ki, Adnan Oktar hakkında böylesine bir iftirayı bile yaygınlaştıracak acizliğe ulaşmışlardır.

Tüm bu bilinçli kara propagandanın amaçlarından birisi de Adnan Oktar’ın cezaevindeki arkadaşlarına “mesaj” vermek, “bakın Adnan Oktar bile döndü, siz de dönün artık” düşüncesiyle onları kendilerince kandırarak etkin pişman yapmaya mecbur bırakmaktır. Nitekim Özkan Mamati’nin sosyal medya hesabında da paylaşılan bu habere müştekilerin sahte hesaplardan yaptıkları yorumlarda da, söz konusu haberin çıkarılmasındaki hedefin bu olduğu açıkça ifade edilmiştir. Bu, Adnan Oktar’ı ve arkadaşlarını hiç tanımayanların, onların aralarında Allah sevgisinden kaynaklanan derin arkadaşlığı anlayamayanların çaresizliğidir. Nitekim oldukça gülünç durmuş, hedeflenen amaca ulaşamadan çöpe gitmiştir.

Hedeflenen amaç, çok iyi bilindiği gibi, yöneltilen suçlamalara dair içinde hiçbir maddi delil bulunmayan dosyada mümkün olduğunca etkin pişman çıkarabilmektir. Cezaevi baskısı ve ardından kumpasçılar tarafından gelen tehditler, bu konuda kendilerine beklenen sonucu vermemiştir.

AŞAĞIDAKİ HABERLER KARA PROPAGANDA AMAÇLIDIR VE GERÇEK DIŞIDIR!!!

30 YIL ÖNCEKİ İNTİHARLARI ADNAN OKTAR’A YIKMA GAYRETİ

AŞAĞIDAKİ HABERLER KARA PROPAGANDA AMAÇLIDIR VE GERÇEK DIŞIDIR!!!

Ne Adnan Oktar’ın ne de arkadaşlarının haberlerde adı geçen intihar etmiş kişilerle ilgisi yoktur, herhangi bir tanışıklığı da bulunmamaktadırYukarıda görülen ve bu haberi yapan gazetelerin tümü yalan haber yapmışlardır.

Adnan Oktar’ın fikirleri her zaman için Kur’an-ı Kerim kaynaklı olmuş, kendisi insanlara sevgiyi, dostuğu, barışı anlatmış, insanları Kur’an ahlakına davet etmiştir. Nüfusunun %99’u Müslüman olan ülkemizde, Diyanet İşleri Başkanlığı da olmak üzere bu daveti yerine getiren yüzlerce kuruluş, cemaat ve topluluk daha bulunmaktadır. Ancak bugüne kadar ülkemizde Kur’an ahlakına davet edilmesinden olumsuz etkilenerek intihara sürüklenen kimse yoktur. Bu haberlerin yapılmasındaki amaç Adnan Oktar’ı bazı intihar vakalarının sebebi gibi gösterebilme gayretidir.

Yazılı ve görsel basının büyük bölümü yukarıdaki başlıkta anlattığımız cinayet haberlerindeki tutuma benzer şekilde bazı intihar vakalarında da Adnan Oktar’ı gündeme getirmiş, böylelikle de kamuoyunun okudukları olaylar üzerinden bu camiadan şüphelenilmesini ve onlara karşı öfke duyulmasını ve infial oluşmasını sağlamak istemiştir.

Düzenlenen iddianamede, Adnan Oktar ve arkadaşlarının basın tarafından kasıtlı olarak kullanılan intihar haberlerindeki iddiaların hiçbirine değinilmemiştir. Bu da basında yer verilen isnatların tümüyle asılsız olduğunun, sadece tertemiz bir camiayı karalamayı hedeflediğinin bir başka ispatıdır.

KAYIP TEVRAT CİNAYETİNİ ADNAN OKTAR’A YIKMA GAYRETİ

AŞAĞIDAKİ HABERLER KARA PROPAGANDA AMAÇLIDIR VE GERÇEK DIŞIDIR!!!

Antalya’nın Manavgat ilçesinde yaşayan Murat Ünal isimli bir kişi 28 Kasım 2016 tarihinde arkadaşıyla beraber 1400 yıllık el yazması bir Tevrat satmaya çalışırken öldürülmüş ve bu cinayete ilişkin dava süreci sürerken bu kişinin ailesi birdenbire ortaya uydurma bir iddia atmıştır. Bu cinayetle güya Sayın Adnan Oktar’ın irtibatlı olduğunu iddia etmiştir. Bu çirkin iftira, algı operasyonu yürüten basın organlarının manşetlerinde kullanılmıştır.

Bu haberde görüldüğü gibi, FETÖ’nün mucidi olduğu kara propaganda yöntemi Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı yeniden devreye girmiştir.

“Cinayette Adnan Oktar İddiası”, “Derin Cinayet” gibi tamamen sansasyonel kelimeler seçerek toplum mühendisliği yapmaya çalışan karanlık eller, sadece haber başlıklarına göz atan bir insanın zihninde Adnan Oktar ile cinayet kavramının ilişkilendirilmesini ve Adnan Oktar’ın -tamamen bir yalan olduğu halde- bir cinayet ile bağlantılıymış gibi hatırlanmasını hedeflemiştir. Halbuki konunun aslı her zamanki gibi çok farklıdır. İddiayı ortaya atan abla Ümmühan Gülsüm, sosyal medyadan yazıştığı husumetli müştekilerin yönetimindeki @Kedileaks hesabından bu duyumu almıştır! Yani Özkan Mamati’nin oyununa alet olmuştur. Amaç Adnan Oktar’ın adını korkunç cinayetlerle birlikte anma gayretidir.

ADNAN OKTAR SÖZDE 2019’DA BAŞA GEÇECEK YALANI

Yine kumpasın çok açık delillerinden birisi de Sabah gazetesindeki ilgili haberde iddia edilen sözde Adnan Oktar’ın bir gün başa geçeceğine dair mesajdır. Özkan Mamati’nin sosyal medya paylaşımlarındaki asılsız iddialarıyla şekillenen bu haberlerin amacı, Adnan Oktar ve arkadaşlarının güya darbeye hazırlandığı, devletin yönetimini ele geçirecekleri gibi inanılmaz gülünç bir iddiayı dillendirip kamuoyunda infial uyandırmaktır.

Bu konudaki onca habere ve sosyal medya paylaşıma rağmen böyle bir mesaj hiç bulunmadı, imaj raporlarında yer almadı. Ne var ki, hiçbir delil olmamasına rağmen, Özkan Mamati’nin instagram sayfasında yer alan bu akıl almaz delice iddia iddianamede yer aldı.. Basının kara propaganda amacıyla ne denli etkin kullanıldığının en net delillerinden birisi, işte bu ve bunun gibi haberlerdir.

Adnan Oktar ve arkadaşlarının hiçbirinin, hiçbir zaman ruhsatsız silahı olmadı. “Seri numaraları yakılmış” silahlar yalanı, yapılmaya çalışılan kumpası alenen gözler önüne sermektedir. Camiada 20 yıldır silah sahibi olan kişiler de bulunmaktadır, 1-2 yıl önce ruhsat almış olanlar da vardır. Ancak tek bir kişi dahi ruhsatsız, seri numarası yakılmış silah bulundurmamıştır. Tüm silahlar zaten emniyetin elindedir. Meydanı boş bulan ve bazı çevrelerin arkasında durmasından güç bulan Özkan Mamati, sinema filmlerinden duyduğu replikleri yazarak olağanüstü suçlar, devleti yıkmak için planlar varmış imajı oluşturmaya çalışmıştır.

SUİKAST – DARBE YALANLARI

Özkan Mamati ve onun baskısıyla hareket eden bazı müştekilerin kumpas faaliyetlerini yürüttükleri sosyal medya hesapları, burada ortaya koyduğumuz kumpasın en net delillerini barındırmaktadır.

Burada en önemli husus, Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı asılsız haberlerin, kışkırtmanın, iftira içerikli kurgulamanın ve mesnetsiz iddiaların sadece tek bir husumet grubu tarafından, Özkan Mamati liderliğinde hazırlanıyor olmasıdır. Sözde suikast ve darbe iddialarını gündeme getirerek, kamuoyunda yeni bir infial uyandırmak hedeflenmiş, halihazırda tutuklu halde cezaevlerinde bulunan ve kendilerini savunamayan Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı yargısız infazdan öte, müthiş bir linç girişimi yürütülmüştür.

Söz konusu sosyal medya hesaplarında, yalanlarla manipüle edilen bazı emniyet mensuplarının da desteği hissedilerek pervasızca paylaşımlar yapılmıştır. İlk dönemdeki paylaşımlarda daha çok küfür ve hakaretler varken, günden güne bunların yanına hayali hikayeler, suç isnatları ve karanlık senaryolar eklenmiştir. Burada gözetilen tek hedef, mümkün olan tüm imkanlarla Adnan Oktar ve arkadaşlarından intikam alabilmek, onlara çamur atabilmek ve onları sözde halk nezdinde itibarsızlaştırmaktır.  

Sabah Gazetesi bu konuda öylesine pervasızca yalanlar sergilemiştir ki, inanılmaz bir iftira ile bir köşe yazarına güya Sayın Cumhurbaşkanımıza suikast planlandığı gibi bir senaryo yazdırılmıştır. Burada asıl hedeflenen tertemiz bir camia, hiçbir sabıkası olmayan ve hayatları boyu kanunlara uyarak yaşayan Adnan Oktar ve arkadaşlarıdır. Devlete bağlı, vatana millete faydalı böyle hayırlı bir camiayı etkisiz hale getirmek için başta Özkan Mamati ile iş birliği içinde hareket eden İsa Tatlıcan, yaptırdığı asılsız haberlerle atılan iftiralara açıkça basın yoluyla destek vermek için elinden geleni yapmıştır. Onlarca yıldır devletin birliğini ve bütünlüğünü destekleyen, terör örgütlerine karşı mücadele eden, bu konuda yüzlerce konferans ve kültürel çalışma yapmış bir camiaya karşı tek yapabilecekleri bu asılsız haberleri yaygınlaştırmaktan ve yeni iftiralar atmaktan öteye gidememiştir

(Adnan Oktar ve arkadaşlarımızı tenzih ederiz)

ÖZKAN MAMATİ TARAFINDAN ÜRETİLEN YALANLARA VE KARALAMA KAMPANYALARINA ÖRNEKLER

BASINDA SAHTE ÖRGÜT ŞEMALARI: İTİBAR SUİKASTİ

Basındaki kara propagandanın en önemli uygulamalarından birisi şu şekilde yapılmıştır:

Adnan Oktar ve arkadaşlarına ait fotoğraflarla birlikte tek tek isim, soyadı, varsa şirketinin adı ve doğruluğu henüz mahkeme kararı ile sabit olmamış, hiçbir yazılı rapor ya da resimli belgeye dayanmayan aleni dedikodulara dayanan sözde örgüt içi görevleri gibi detaylar milyonlarca kişi ile paylaşmıştır.

Örneğin 16.07.2018 tarihli Sabah Gazetesi internet sayfasında “İŞTE ADNAN OKTAR’IN ÖRGÜT ŞEMASI” başlıklı haberde, sayfalarca asılsız iddialar yayınlanmıştır.

Bu haber içeriklerinde Adnan Oktar ve arkadaşlarımızın TÜMÜNE ait magazinsel hikayeler, dedikodu içerikli kurgulamalar fotoğraflarının altında çarşaf çarşaf yayınlanmıştır. Bu şekilde kamuoyu nezdinde yürütülen algı operasyonu başarıyla devam ettirilmiştir.

Bu itibar suikasti amaçlı haberler, camiada yer alan yaklaşık 200 kişi için tek tek yapılmıştır. Tamamen iftiradan ibaret bu açıklamaları yayınlayan Sabah Gazetesi böylece, masumiyet karinesini hiçe sayarak, bu kişilerin isimleri internette aratıldığında söz konusu haberlerin bulunabilmesini sağlamıştır. Bu şu anlama gelmektedir, camiaya mensup insanlar henüz yargılanmadan linç edilmişlerdir. Üstelik bu bilgilerin kaynağı ya Özkan Mamati kontrolündeki @kediLeaks hesabı ya da düşmanca tavır sergileyen bu husumet grubundaki kişilerin kendi cümleleridir.

MÜHÜRLENMİŞ VİLLADA ATV HABER EKİBİ PROGRAM YAPIYOR

ATV HaberSabah Gazetesi elemanı Nazif Karaman ile birlikte soruşturma kapsamında MÜHÜRLENMİŞ olan ikametin içerisine girmiş, Karaman bu sırada evdeki tüm çekmeceleri, dolapları hatta elbiselerin ceplerine kadar her yeri karıştırmış ve gerçeklerle ilgisi olmayan hayali iddialara dayalı yorumlarla ve kişileri küçük düşürme amaçlı ifadelerle 05.08.2018 tarihinde haber yapmıştır.

Savcılıkça delil değeri olduğu düşünüldüğü için koruma altına alınmış bir evin ve arazinin içerisine girilmesi ve delil toplama işlemlerinin halen devam ettiği bir soruşturmada şüphelilere ait özel eşyaların bazı basın mensupları tarafından karıştırılması hukukun, basın meslek ilkelerinin ve basın ahlakının ayaklar altına alınması anlamına gelmektedir. Dahası, soruşturma aşamasında giren çıkanın belli olmadığı bu “mühürlü” mekana, rahatça bir “suç delili” bırakılabilme, suni suçlar için sahte deliller oluşturulabilme imkanı vardır.

Nitekim, eşya değerlemesi yapmak üzere 01.10.2018tarihinde Kandilli’deki bu ikamete gelen bazı TMSF yetkilileri, burada operasyon sırasında el konulmamış dijital materyaller tespit ettiklerini beyan etmişler ve bunları Emniyet Müdürlüğü yetkililerine teslim etmişlerdir. Ancak delillerin bulunduğu alana giren çıkanın belli olmadığı durum yüzünden, bu delillerin artık hukuki değerini korumakta olduğunu söylemek imkansızlaşmıştır.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, dosyanın husumetli müştekilerinden Özkan Mamati de özel mülkiyete izinsiz girerek ikamette fotoğraflar çekip paylaşacak kadar ileri gitmiştir. Tarafımıza husumetli olan ve kumpasın başındaki ismi temsil eden Özkan Mamati’nin oraya nasıl bu kadar rahat girebildiği, nasıl rahatlıkla fotoğraf çekip yayınlayacak kadar pervasızlaşabildiği ve hukuken şaibe yaratacak bu tavrın nasıl polis veya savcılık tarafından görmezden gelindiği halen izaha muhtaçtır.

ETKİN PİŞMAN İFADELERİ HUKUKSUZCA BASINA SIZDIRILIYOR

Cezaevlerindeki zorlu koşullar, kumpası yönlendiren sözde müştekilerin işbirlikçisi olan bazı avukatların kişi kişi ziyaretler yaparak “ömür boyu çıkamayacaksınız çünkü devlet üzerinizi çizdi” söylemleri ve basında yürütülen karalamalar neticesinde korkutarak etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmaya karar veren birkaç kişi oldu.

Bu kişiler savcılık makamına değil, yasaya aykırı şekilde bir kez daha Mali Şube’ye götürüldüler ve ifadeleri orada alındı. İşte bu ifadelerde yer alan iftiralar da yine önceki olaylarda yaşananların benzeri şekilde neredeyse eşzamanlı olarak basında yer buldu.

ADNAN OKTAR VE ARKADAŞLARININ İFADELERİ HUKUKSUZCA BASINA SIZDIRILIYOR

Yasalarımız gereği hiçbir şekilde paylaşılması mümkün olmayan şüpheli ifadeleri, burada söz konusu olan Adnan Oktar ve arkadaşlarının emniyette sorgulama sırasında verdikleri ifadeler neredeyse eş zamanlı olarak basına sızdırılmıştır. Bu konuda da Sabah Gazetesi başı çekmiş, başkaca basın kuruluşlarına da “bir şekilde” ulaştırılan ifadeler, arkadaşlarımızın tüm yasal hakları gözardı edilerek milyonlarca kişinin erişimine sunulmuştur.

MÜŞTEKİ İFADELERİ HUKUKSUZCA BASINA SIZDIRILIYOR

Soruşturma dosyasına ifade veren müştekilerin ifadeleri, kanuna aykırı şekilde basınla paylaşılmıştır. Özel bir planla hazırlanan ve içinde hiçbir dayanağı olmayan çok sayıda asılsız suçlama bulunan bu ifadeler, bazı basın yayın organları tarafından kesin gerçekmiş gibi kabul edilerek kamuoyuyla paylaşılmıştır. Tabi bunu yapan bu basın yayın organları, “bire bin katmak” denen yöntemle Adnan Oktar ve arkadaşlarını henüz yargılamaları başlamadan önce kesin suçlu ilan etmiş ve kamuoyu nezdinde yapılabilecek her çeşit karalamayı defalarca yapmışlardır.

Aynı şüpheli ifadelerinin hukuka aykırı şekilde basına servis edilmesi gibi, müşteki ifadelerinin de bu şekilde basında yer bulması savcılık makamınca hiç soruşturulmamış, bu ifadeleri basına ulaştıran karanlık odaklar araştırılmamış ve Adnan Oktar ile arkadaşlarının tüm Anayasal hakları ihlal edilirken kimse kılını kıpırdatmamıştır.

Basın üzerinden yürütülen temel kara propaganda uygulaması, soruşturma dosyası üzerindeki kısıtlılık kararı henüz devam etmekteyken, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ifadesi alınan arkadaşlarımızın ifadelerinin basına sızdırılması ile yaşanmıştır. Bu ifadeler parça parça veya ifadenin bütünü şeklinde gazetelerde ve internet haber sitelerinde yayınlanmıştır.

Gizlilik kararı olan dosyadaki bilgiler ve ifadeler basına sızdırılarak, Basın Kanunu ve masumiyet karinesi açıkça ihlal edilmiştir. Türk Ceza Kanunu 285. maddeye göre de bu bir suçtur ve 1 yıldan 3 yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılması gerekir. Ancak HSYK ve Cumhuriyet Savcıları tamamen duyarsız davranarak kendilerine yüklenen görevi yerine getirmeyerek bu hukuksuz uygulamaya göz yummuşlardır. Bu gizli bilgileri basına servis eden kamu görevlileri hakkında herhangi bir soruşturma açılmamıştır.

KARA PROPAGANDANIN EN İNSAFSIZ KULLANIMI: HABERLER

11 Temmuz 2018 tarihinde Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik olarak düzenlenen büyük polis operasyonunun yankıları neredeyse aynı dakikalarda basında yer almaya başlamıştır. Sanki daha önceden hazırlık yapılmışçasına, müşteki ifadelerinde geçen detaylar sanki kesin birer gerçekmiş gibi basında dev manşetlerle, büyük puntolarla çarşaf çarşaf paylaşılmıştır. Bütün bu aşamalarda ve iddianame açıklanana kadar geçen 1 sene boyunca, soruşturma dosyasında gizlilik kararı bulunmasına, savunma tarafının avukatları tarafından hiçbir dökümana ulaşılamamasına rağmen, söz konusu karalama kampanyasını üstlenen yayın organları gizli dosyadaki her detaya ulaşabilmişlerdir. Çünkü kumpas İngiliz derin devletinin kumpası, kumpasta asıl rolü oynayan basın mensupları da İngiliz derin devletinin himayesindeki basın mensuplarıdır.

Tüm bu tarz haberler, kamuoyunun bilgilendirilmesi yaklaşımından ziyade, Adnan Oktar ve arkadaş camiası üzerinde bir kara propaganda malzemesi olarak ortaya konmuştur. Bunları cevaplama imkanı verilmeyen kişiler hakkında akla hayale gelmeyecek iftiralar yazılmış, suçlamalar yapılmış, ancak her zaman olduğu gibi bu suç isnatları birer birer çökerken ve geçerliliğini kaybederken, aynı basın yayın organları “pardon” deme gereği bile görmemiştir. İnsanların en temel haklarını bile bile ayaklar altına aldıklarını, haberlerin yanlış bilgilere dayandığını söylememişler, hatalı olduğu ortaya çıkan eski haberlerini doğru bilgilerle takipçilere sunmamışlardır. (Basında çıkan çok sayıda asılsız haberi ve bunlar hakkındaki gerçekleri, “Adnan Oktar ve Arkadaşlarımıza İsnat Edilen Suçlamalar ve Cevapları” isimli kitapta bulabilirsiniz.)

SABAH GAZETESİ VE İSA TATLICAN

Kumpas’ın çok önemli dayanak noktalarından birisi Sabah Gazetesi ve internet sayfası olmuştur. Operasyonun ilk gününden itibaren yalan haberlerle neredeyse hergün kamuoyunu infiale getirmiş ve bu infiali sıcak tutma vazifesini de üstlenmiştir.

Söz konusu basın organının genel yayın yönetmeni olan İsa Tatlıcan, Adnan Oktar’ın eski arkadaşlarından birisidir. 15 yıl kadar önce camia ile ilişiğini kesen ve bu süre zarfında hiçbir şekilde camia ile temasta bulunmayan, hiçbir adli kuruma ya da Emniyete herhangi bir şikayette bulunmayan İsa Tatlıcan, mevcut kumpasın en önemli aktörlerinden birisi olarak yıllar sonra bir anda ortaya çıkmıştır.

Şunu belirtmek gerekir ki, Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik dava kapsamında İsa Tatlıcan da müşteki konumunda bulunmaktadır. Taraf olduğu bir dava ile ilgili olarak yine çalıştığı yayın organını kullanmış, tıpkı Caner Karaer gibi o da yargıyı kendince etkileyebilmek için çalıştığı gazeteyi kendi menfaat alanına dönüştürmüştür.

Sabah Gazetesi’nin internet sitesi üzerinden yapılan acımasız haberleri, yalanları ve özellikle infial uyandırmaya yönelik yazıları ilerleyen sayfalarda gözler önüne sereceğiz.

Özkan Mamati ve baskıyla yönlendirdiği kişiler de kendi sosyal medya paylaşımlarında en çok Sabah Gazetesi internet sayfalarında yapılan haberleri paylaşmışlardır.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI SAYIN ALİ ERBAŞ ADETA KONUŞMAYA ZORLANIYOR

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Elvan Koçak olaylarının yaşandığı günlerde Adnan Oktar ve A9 TV yayınları hakkında bir açıklama yaparak ülkemizin gündemine oturmuştur.

01.02.2018 tarihinde medya temsilcileriyle yaptığı bir toplantıda Adnan Oktar hakkındaki maksatlı bir soru üzerine konuşan Erbaş, Adnan Oktar’a yönelik bazı gerçek dışı ithamlarda bulunmuştur. Anlaşılan şu ki, o dönemlerde Adnan Oktar hakkında çıkan asılsız haberlerden etkilenen ve aynı zamanda kendisine gerçek dışı bilgiler aktarılan Erbaş, kendisine kasıtlı olarak sorulan bir soruyla üzerinde baskı oluşturulup adeta açıklama yapmaya zorlanmış, o da yetkili bir din adamı olarak kamuoyunda oluşturulan bu suni infial nedeniyle bazı açıklamalar yapmaya mecbur bırakılarak, kendince Adnan Oktar’ı eleştirmenin doğru olacağına, bu eleştirilerinin kamuoyundan puan toplamasını sağlayacağına kanaat getirmiştir. Özetle, komplocular Diyanet İşleri Başkanımızı da sürece dahil ederek kamuoyunu diledikleri gibi yönlendirebilmeleri açısından bir adım daha atmışlardır. Yazılı ve görsel basında günler boyunca bu konuda gerçekleri çarpıtarak, karalama amaçlı haberler yapılmıştır.

OPERASYONDAN HEMEN ÖNCE ORTAYA ÇIKARTILAN ELVAN KOÇAK

Bu şahıs ilk kez Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında aylar boyunca en ağır hakaretlerle ve iftiralarla yayın yapan Caner Karaer’in 16.01.2018 tarihli ana haber bülteninde ortaya çıktı. Kendisiyle yapılan röportajda Elvan Koçak, güya Adnan Oktar’ın kızlarını anne Gülperi Koçak’ın da desteğiyle zorla alıkoyduğunu iddia etti.

Resimaltı: Yukarıdaki habere atılmış olan başlık özel bir algı operasyonudur. Toplumun sinir uçlarını harekete geçirmek amacıyla, tümüyle yalan içerikli bir haber, özellikle böylesine dramatik bir başlıkla verilmektedir. Bir yalanı bu şekilde lanse etmek, gri propagandanın en bilinen yöntemleri arasındadır.

Caner Karaer’in kamuoyundan gizlediği gerçekler

  • Elvan Koçak ile Gülperi Koçak bu olaylardan yıllar önce Avusturya’da boşanmıştı.
  • Boşanmadan sonra Avusturya Mahkemesi çocukların velayetini anne ve babaya ortak olarak verdi.
  • Çocuklar yıllardır babanın da rızasıyla annelerinin yanındaydı.
  • Elvan Koçak Türkiye’ye gelene dek tek bir kez bile çocuklarıyla temasa geçmemişti, bu konuda bir talebi de olmamıştı.
  • Elvan Koçak evliyken eski eşini aldatmış ve sonra başka bir kadınla evlenmişti.
  • Çocuklar Adnan Oktar için değil, annelerinin yanında kaldıkları için anneleri ile beraber İstanbul’daydı.
  • 17 yaşında olan Büşra Koçak annesinin izniyle ve annesi yanındayken, reşit olan Şeyma Koçak ise kendi rızasıyla A9 TV’deki yayınlara katılmıştı.
  • Elvan Koçak’ın İstanbul’daki tacizleri nedeniyle Türk Mahkemeleri Gülperi Koçak ve kızları hakkında koruma kararı vermişti.
  • Elvan Koçak’ın Adnan Oktar hakkında yaptığı savcılık şikayeti takipsizlik kararı ile neticelendi.

Elvan Koçak’ın takipsizlikle sonuçlanan savcılık şikayeti

Posted on 

Tüm iddialarını geçersiz kılan bu karara rağmen ‘Elvan Koçak, 2 ay kadar sonra yapılan operasyonun hemen ardından başta Akit TV olmak üzere birçok basın kuruluşuna demeç vererek “6 ay önce başlattığımız hukuk mücadelesi meyvesini verdi” yalanını söylemiştir! Kızlarının Adnan Oktar’ın gerçekte hiç var olmayan uçağı ile güya kaçırıldığını ve zorla esir tutulduğunu da iddia etmiş, ancak ne Adnan Oktar’a ait bir uçak bulunmuş ne de polisin baskın yaptığı evlerden esir tutulan kızlar çıkmıştır.

Bu süreç boyunca gerek anne Gülperi Koçak, gerekse kızları Büşra ve Şeyma Koçak defalarca basın açıklaması yapmış, videolar çekerek baba Elvan Koçak’ın iddialarının yalan olduğunu anlatmışlardır. Buna rağmen konuyu gündeme taşıyan AKİT TV sunucuları, bu haberin gerçeğini hiçbir zaman yayınlamamışlardır.

Okumaya devam edin “OPERASYONDAN HEMEN ÖNCE ORTAYA ÇIKARTILAN ELVAN KOÇAK”

AKİT TV’DEKİ BAZI SUNUCULARDAN KARA PROPAGANDA

Posted on 

Ocak 2018’den itibaren Özkan Mamati ile iş birliğini açığa çıkaran AKİT TV sunucusu Caner Karaer, hakaretamiz ve iftira içerikli haberleriyle haftalarca kamuoyunu etkilemeye çalıştı. Sunduğu programlarda Adnan Oktar ve arkadaşlarıyla kendince alay etti ve onları sözde aşağılamak için birçok yönteme başvurdu. Adnan Oktar ve arkadaşlarını sürekli gündemde tutmaya çalışarak, ülkemizin en büyük sorunu gibi göstermek istedi. Yaptığı yayınlarla ve kullandığı ifadelerle adeta “din elden gidiyor” yaygarası çıkarıp, muhafazakâr kitleyi kışkırtmayı hedefledi. Sadece Özkan Mamati ile değil Uğur Şahin ve Ümit Kuruca gibi müştekilerle de içli dışlı oldu.

Bu aşamada Caner Karaer’in, Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik davada müşteki konumunda olduğunu hatırlatmak gerekdir. Hali hazırda AKİT TV’yi, taraf olduğu bir davada kullanması ve bu yolla yargıyı yönlendirmeye çalışması dikkat çekicidir.

Caner Karaer Özkan Mamati’ye desteğini sadece ana haber programlarında değil sosyal medyada da verdi.

Özkan Mamati’nin yaptığı tehdit ve hakaret dolu paylaşımlara Caner Karaer de benzer çirkinlikte küfürler ve tehditler içeren yorumlarda bulundu. Bunların tamamı elimizde mevcut olup, içeriklerindeki çirkin ifadeler nedeniyle burada paylaşamıyoruz.

Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında yürütülen algı operasyonunda ve gri propaganda da AKİT TV’de çalışan başka sunucular da görev aldı. Onlar tarafından sunulan haberlerde Türk televizyonculuk tarihinde görülmemiş derecede çirkin, hakaretamiz ifadelere yer vermişti. Bugün soruşturma dosyasında yer alan iftiraların birçoğu ilk kez söz konusu sunucular vasıtasıyla kamuoyuna aktarıldı. Yusuf Ozan DemirCaner Karaer ve Ahmet Keser tarafından sunulan haber ve sabah programlarında Adnan Oktar ve arkadaşlarının kişilik hakları aylar boyunca kesintisiz bir biçimde ihlal edildi, onlara birçok hakarette ve iftirada bulunuldu, sahte suç delilleri üzerinden yapılacak operasyona kamuoyunda zemin hazırlandı.

Bu amaç doğrultusunda her türlü psikolojik yöntem kullanıldı, söz konusu sunucular kimi zaman ağlayarak, kimi zaman bağırarak, kimi zaman ise devletimizi üstü kapalı tehdit ederek Adnan Oktar ve arkadaşlarına operasyon yapılması çağrısında bulundular. Bu sunucular aylarca değişik, abartılı ve yapmacık mimiklerle, beden hareketleriyle ve ses tonlarıyla insanları Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı kışkırtmaya çalıştılar.

Yusuf Ozan Demir adlı AKİT TV sunucusu akşam haberlerini sunduğu bir gün, programın son yarım saatinde Adnan Oktar ve arkadaşlarını hakaretlerle hedef aldı, sahte gözyaşları döktü, Adnan Oktar ve arkadaşlarına operasyon düzenlendiği takdirde daha önceden kimsenin elini öpmemesine rağmen Sayın Cumhurbaşkanımızın elini öpeceğini bile vaat etti. Böylelikle bu yayın da Türk televizyonculuk tarihine geçmiş oldu.

Bahsini ettiğimiz sunucular hükümetin ve kamuoyunun sinir uçlarını uyarmak amacıyla sözde parçalanan ailelerden, güya çocuğu kaçırılmış ve esir tutulmakta olan babalardan bahsediyordu. Hatta bu iddiada olan bazı kişileri de yayınlara çıkardı. Peki gerçekte durum neydi?

Z.C.Y.’NİN DÜZMECE SES KAYITLARI

Z. C. Y., yargılaması devam eden dosyanın müştekileri arasındadır. 31.05.2018 tarihinde Mali Şube’ye giderek şikayetçi olmuş ve ifade vermiştir.

İddianamede ise şöyle bir bölüm geçmektedir:

Bu ifadeye göre 26 Nisan 2018 tarihinde düzmece ses kayıtları polisin eline 31 Mayıs 2018 tarihinde teslim edilmiştir. Ancak yine ‘’ilginç’’ bir şekilde Z. C. Y. isimli kişinin elindeki düzmece ses kayıtları da emniyete verilmeden TAM 20 GÜN ÖNCE yani 11.05.2018’de bir televizyon kanalının ana haber programı sunucusu tarafından yayınlanmıştır! Bu kişi de yineAKİT TV’den Caner Karaer‘dir.

Olayların akışı nettir: Özkan Mamati bu kızlarla irtibata geçerek düzmece ses kayıtlarını vermiş, sonra bu sesleri hem @kediLeaks hesabında, hem de yakın temasta olduğu Akit TV’de yayınlatmıştır. Fırat Develioğlu’na söylediği “TV’de seyret adamı nasıl bitireceğimizi” sözüne uygun olarak kanun dışı yayınları yaptıktan haftalar hatta aylar sonra bu sesler Emniyet Müdürlüğü’ne ulaştırılmıştır.

B.B.Y.’NİN DÜZMECE SES KAYITLARI

B.B.Y., yargılaması yapılan dosyanın müştekileri arasındadır. 27.04.2018 tarihinde Mali Şube’ye giderek şikayetçi olmuş ve ifade vermiştir. Bu ifadede ilginç bir bölüm yer almaktadır:

Polis Fezlekesi’nin 624. sayfasında B.B.Y.’ye verilerek dosyaya sundurulan düzmece ses kayıtlarının deşifreleri yer almaktadır. Fezlekeye göre bu ses kayıtlarını içeren CD’nin Emniyet Müdürlüğü’ne sunulduğu tarih Mayıs 2018’dir.

Ancak şaşılacak şekilde, söz konusu düzmece ses kayıtları henüz emniyete verilmeden tam 4 AY ÖNCE basına verilmiştir! Üstelik reytingleri ve ulaşabileceği insan sayısı bakımından çok daha yüksek olan Show TV, ATV, Kanal D, Fox TV, A Haber gibi ulusal kanallara değil, AKİT TV’den Caner Karaer’e!

Yine bu düzmece ses kayıtları tam aynı tarihlerde @kediLeaks hesabından da paylaşılmıştır!

B.B.Y.’nin polise Mayıs 2018’de teslim ettiği ses kayıtlarının Emniyet Fezlekesi 627. sayfasındaki deşifresini incelediğimizde, Akit TV tarafından 5 Şubat 2018’de, yani polislere teslim edilmesinden en az 4 AY ÖNCE yayınlandığını görüyoruz.

Kelimesi kelimesi aynı olan düzmece ses kayıtlarının Akit TV ile birlikte @kediLeaks isimli tetikçi Twitter hesabında da eş zamanlı olarak paylaşıldığını görmekteyiz.

Bu ses kayıtları, açıkça anlaşıldığı üzere bir genç kızın güya kendini korumak amacıyla yaptığı “delil tespiti” değil, bir camiayı karalayabilmek için özel olarak üretilmiş, ardından da emniyete verilmek yerine karalama amacıyla kullanılmak için hem Akit TV’te hem de @kedileaks’e aktarılmış düzmece kayıtlardır.

AKİT TV SUNUCUSU CANER KARAER DEVREDE

2017 yılının son aylarında başlayan kumpas planlamaları, Akit TV’den Caner Karaer’in Özkan Mamati’ye destek çıkmasıyla birlikte yeni bir boyut kazandı.

Adnan Oktar’ın arkadaşlarıyla bağlantısı olan bazı kızlara düzmece şekilde hazırlanan ses kayıtları verildi ve bu ses kayıtları onlar aracılığıyla dosyaya sunuldu.

Düzmece ses kayıtları adli makamlara güya kızların kendilerini korumak için yaptıkları kayıtlar olarak teslim edildi. Ancak kayıtlar Emniyet’ten çok önce Özkan Mamati’ye ulaştırılmıştı! Özkan Mamati de bu kayıtları hem kendi kontrolündeki @kediLeaks hesabında yayınladı, hem de işbirlikçisi Caner Karaer’e vererek TV’de yayınlanmasını sağladı.

ÖZKAN MAMATİ: “BASIN ÖNEMLİDİR!”

Özkan Mamati’nin aşağıda sunduğumuz paylaşımı sadece basit bir espriden ibaret değildir. Bazı basın kuruluşlarının bu kumpasta nasıl önemli bir rol oynadıkları, Özkan Mamati’nin basınla nasıl içli dışlı olduğu ilerleyen sayfalarda gösterilecektir.

Basın konusu üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Çünkü Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik karalama kampanyasının, oluşturulan infialin, yargıyı etkileme çabalarının en büyük bölümü basın kaynaklıdır. Zaten bu yüzden İngiliz derin devleti, geçmişten beri asıl olarak basına önem verir; her cihette kendisine yarayacak basın organlarını canlı tutar. İngiliz derin devletinin kiralık gazetecileri uyuyan hücrelerde 150 yıldır faaliyettedir. Bir topluluk hakkında kara propaganda başlatılacaksa, onlar hakkında “uzak durulması gereken topluluk” imajı oluşturulacaksa, uyuyan hücrelerdeki söz konusu elemanlar ve kaynaklar hemen devreye sokulmaktadır. Bu hücreler dünyanın her yerindedir ve bunların finansmanı da İngiliz derin devleti tarafından paravan şirketler yoluyla karşılanmaktadır. Ücretini alan basın organı veya gazeteci, istenen kişi hakkında her türlü aleyhte yayın için hazır ve nazırdır. İngiliz derin devletinin en büyük başarı ayağını, propagandanın en büyük kaynağı olan basın oluşturmaktadır.

Kumpaslarda, İngiliz derin devleti tarafından devreye sokulan basın organlarını tespit etmek aslında hiç de zor değildir. Kumpasın işlenişi esnasında en fazla yaygarayı kim yapıyorsa ona odaklanmak gerekir. En fazla karalama, en fazla iftira hangi gazetenin gündemine oturduysa oklar onu gösterir.

Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik kumpasta da İngiliz derin devleti, yönettiği kiralık basın kaynaklarını en etkili şekilde kullanmakta tereddüt etmemiştir. Burada da oklar elbette belli başlı basın-yayın organlarını göstermektedir. Kumpasın önemli bir parçasını oluşturan söz konusu basının arka planındaki aktörler incelendiğinde, bu kişilerin özellikle Adnan Oktar ve arkadaşlarına husumet besleyen kişilerden seçildiği görülmüştür.

Avukat Uğur Poyraz, medyanın kamuoyunu ve yargıyı etkileme ajansı olarak hareket etmesi ile ilgili şu sözleri söylemiştir.

Medyanın aktardığı kadarıyla kamuoyu önceden çok şartlandırılarak yargılamalar yapılıyor. Bütün davalarda, Ergenekon, Balyoz, şu an görülen davalarda da aynı şeyler yürüyor. Bu dava (Adnan Oktar Davası) ve birçok davada kamuoyu baştan hüküm verir bir hale getiriliyor. Medyada öyle bir fırtına estiriliyor ki, mahkemeler de bunun baskısı altına giriyorKamuoyu da bunun baskısı altına giriyor. Ancak dava dosya kapsamları, ben meslekte 34 yılı bitirdim, her zaman kamuoyuna aksettirildiği gibi olmayabilir. Yarın öbür gün mahkemeler kamuoyunun beklentilerine farklı bir yönde karar verdiği vakit de “işte yargı şöyle yaptı, böyle yaptı” deniyor. Biz mesela Ergenekon, Balyoz süreçlerinden geçtik. Öyle yargılamalar öyle yansıtıldı ki dışarıya, ama bakın bugün nasıl bitti.”[1]

Özkan Mamati’nin aşağıda sunduğumuz başka bir paylaşımı, geçtiğimiz sayfalarda gösterdiğimiz Fırat Develioğlu’nun ona katılışını kutlama amacıyla yapılmış bir paylaşımdır. Ancak burada yorum yazan Develioğlu, Özkan Mamati’nin ilk buluşmalarında kendisine söylediği bir sözü aktarmıştır:

Özkan Mamati, Fırat Develioğlu’na ‘’TV’de seyret adamı nasıl bitireceğimizi’’ derken AKİT TV’de yayınlanması için el sıkıştıkları Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı düzenlenen iftira programlarını kastetmektedir.

Burada ve sonrasında AKİT TV’nin adı çeşitli vesilelerle geçecektir. Bu nedenle şu açıklamayı yapmak zorunlu hale gelmiştir. Buradaki hedefimiz kesinlikle AKİT TV’nin kendisi veya yönetimi değildir. AKİT TV, insani ve Rahmani amaçlar için kurulmuş, kuruluşuna maddi-manevi destek verdiğimiz ve varlığını daima savunduğumuz güzide bir kanaldır. Müslümanlara pek çok açıdan çok faydaları dokunmuştur ve böyle bir kanalın zarar görmesi, adının lekelenmesi asla istemeyeceğimiz bir şeydir.

İşte bu nedenledir ki, savundukları ideoloji, yaşam şekilleri ile kanala ciddi anlamda zarar vermek isteyen, hatta bunun için özel olarak devreye sokulmuş olduğunu düşündüğümüz bir kısım kişilere dikkat çekmek bir zorunluluk haline gelmiştir. Burada adı geçen kişiler, kanala ve bu yolla Müslüman camiaya kasıtlı olarak zarar vermeye çalıştığını düşündüğümüz, aykırı üslup ve yaşam biçimleri ile göze çarpan ve bu özellikleriyle AKİT TV gibi bir kanala hiçbir şekilde yakıştırmadığımız kişilerdir. Sadece bu kanala zarar vermemekte, aynı zamanda bu kumpasta özel bir rol aldıkları için, yaptıkları programlarda sürekli olarak Adnan Oktar ve arkadaşlarını hedef almaktadırlar. Bu aşamada kumpasçıların ilk basın ayağını AKİT TV’nin söz konusu spikerleri oluşturmaktadır.


[1] Av. Uğur Poyraz, Emre Buga ile Güne Bakış Programı, TV100, 1 Ekim 2019

KUMPASÇILARA DESTEK VEREN BAZI GAZETECİ VE SUNUCULAR

Özkan Mamati ve yönlendirdiği bazı müştekiler, özellikle sosyal medya ve basın kanallarıyla ciddi bir kara propaganda faaliyeti yürüttü, halkta infial oluşmasını ve bu yolla adli makamların da etkilenmesini sağladı. Bu faaliyeti yaparken Özkan Mamati tek başına değildi.

Öncelikle Akit TV’nden bazı sunucular ile büyük bir iş birliği yapıldı. Operasyona kadar bu iş birliği aralıksız devam etti. Daha sonra Sabah Gazetesi internet sayfası da devreye girdi. Bu sayfanın Genel Yayın Yönetmeni yıllarca camiada kalmış ve ayrılmış olan, şu anda da davanın müştekileri arasında yer alan İsa Tatlıcan’dır. Operasyon sonrasında inanılmaz dezenformasyonun, yalan haberlerin, kaynağı bilinmeyen sözde duyumların havada uçuştuğu aylar boyunca Sabah Gazetesi’nin internet sayfası Adnan Oktar ve arkadaşlarının tutukluluklarının devamı için gereken kamuoyu baskısını sağladı ve bunda başarı elde etti. Halkta infial oluşması için elinden geleni yaptı.

Özkan Mamati’nin basın yayın organlarının kumpas sürecinde nasıl etkin kullanılacağını açıklayan 2 paylaşımı dikkatlerinize sunmak istiyoruz.

CEZAEVLERİNDE YAŞANAN ZORLUKLAR VE BASKILAR

Büyük çoğunluğu hayatlarında karakola bile gitmemiş olan tutuklu arkadaşlarımız, ağır suçlardan mahkumiyet almış hükümlülerin arasına yerleştirildi. Hayatlarında sigara içmemiş kişiler, günde 250-300 sigaranın içildiği koğuşlarda tutuldular. Sigara içilmeyen koğuşa ayrılma talepleri ısrarla reddedildi. Koğuşlar, kapasitelerinin 2-3 katı dolulukta olduğu için neredeyse herkes ilk aylarda yerde veya sandalyede yatmak zorunda kaldı. MS, beyin tümörü, beyin kanaması, kan kanseri, akciğer kanseri gibi ağır hastalıkları bulunan arkadaşlarımızdan sadece ikisi, onlar da ancak aylar sonra adli kontrol şartıyla salındı. Bir kısmı halen bu hastalıklarına rağmen cezaevinde tutuklu bulunmaktadır.

Operasyonu takip eden günler boyunca basında acımasızca yürütülen karalama kampanyaları cezaevindeki diğer mahkumlar üzerinde büyük bir negatif etki oluşturmuştu. Bu sebeple camiadan bazı arkadaşlarımız koğuşlarına geldiklerinde kendilerini nefretle “bekleyen” hükümlülerle karşılaştılar. Çok sayıda arkadaşımız bu önyargıları kırıncaya kadar çok kötü muamele gördü, büyük tehlikeler atlattı. Birkaç örnek vermek gerekirse;

Operasyondan kısa süre önce beyin ameliyatı geçirmiş ve beynindeki kanserli hücreler alınmış olan Zeynep Yalçın, koğuşundaki bir mahkum tarafından kafasından darp edildi, baygınlık geçirdi ve hastaneye kaldırıldı.

Mustafa ve Ediz Çalıkoğlu’nun koğuşundaki bir mahkum, şiş ve muşta ile yakalandı, bunları ‘’Adnancılar için hazırladığını’’söyledi.

Müge Öğütçü’nün koğuşunda kalan ve en yakın arkadaşını defalarca bıçaklayarak öldürmekten mahkum olan kadın, oturduğu sandelyeyi kırıp Öğütçü’ye “bunu asıl senin sırtında kıracaktım” dedi. Müge Öğütçü’nün koğuşu, tüm ısrarlı taleplerine rağmen ancak 1 hafta sonra değiştirildi. Bu süre boyunca Öğütçü, her an canına kast edilme endişesi ile yaşadı.

Filiz Arık Menet, koğuşunda psikolojik problemi olan, sürekli olarak yüzüne kaynar su fırlatmakla, bardak kırıp kesik parçasını saplamakla, bıçakla kesmekle tehdit eden bir suçluyla kaldı. Aylarca böyle bir saldırı olabileceği düşüncesiyle geceleri uyuyamadı.

Esin Daban koğuşundaki bir mahkum tarafından 2 kere açıkça herkesin duyacağı şekilde “seni fena yaparım, seni elimden kimse alamaz” şeklinde tehdit edildi.

Zeynep Şener ve Selcan Yalva’nın tutuklu bulundukları Tekirdağ Cezaevi’nin C-13 koğuşunda Eylül ayının başında bir akşam A. K. isimli mahkum yüksek sesle bağırarak ‘’bu akşam mutlaka buradan iki kişinin yüzünü keseceğim! Bu akşam mutlaka birilerini keseceğim!’’ demiştir. Eylül ayının sonu gelmeden bu tehditlere A. K.’nın annesi ve gelini de katılmış, Zeynep Şener ve Selcan Yalva daha çok kişi tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Zeynep Şener ve Selcan Yalva bu konuda can güvenliklerinin tehlikede olduğuna ilişkin dilekçe vermişler, bu dilekçe koğuştaki mahkumları daha da sinirlendirmiştir.

BAZI tutuklulara cezaevi yöneticileri tarafından da baskılar yapılıyordu. Nitekim Gülşah Güçyetmez tutulduğu Bursa Yenişehir Cezaevi’nde özellikle yöneticiler tarafından nasıl bir baskı altına alındığını anlatan bir yazıyı kendi el yazısıyla kaleme almıştır. Bu mektubundan bazı bölümler şöyledir:

“Cezaevi müdürü Ahmet Öztemur beni ve Çağla Teker’i odasına çağırdı. Ahmet Bey, Adnan Oktar’ın müebbet olarak ceza alacağını, asla cezaevinden çıkamayacağını söyledi. Çok tecrübeli olduğunu, birçok davaya şahit olduğunu dile getirerek Adnan Oktar’ın aslında idam edilmesi gerektiğini belirtti. Ahmet Öztenur, Adnan Oktar’ın silahlarının olduğunu, MOSSAD tarafından yönetildiğini söyledi.

Ahmet Bey bize baskı altında olduğumuzu ve telefonumuzun bile olmadığını söylediğinde Çağla Teker bu iddiaların asılsız olduğunu söyledi. Ama Adnan Oktar’a yönelik ithamlarında ve olumsuz düşüncesinde bir değişiklik olmadı Ahmet Bey’in.

…infaz memurluğuna çağırıldım. Burada (Cezaevi 3. Müdürü) Olgun Bey ve Ahmet Öztemur vardı. Olgun Bey A9TV ile ilgili sorular sorarak bir nevi polis sorgusunda sorulan sorulara benzer şeyler söylemeye başladı. Beni sıkıştırarak üstüme geldi, o sırada Müdür Bey de bizi izliyordu. Ben o sırada bir hükümlü değildim, sadece şüpheliydim, masumiyet karinem vardı, buna rağmen bana örgüt üyesi gibi davrandı, baskı kurdu üzerimde.

16 Ocak 2019 tarihinde SEGBİS günü (Başmemur) Yusuf İşen’in odasına çağırıldım. SEGBİS’e katılmadan önce alelacele bir sorgulamam yapıldı bu odada. Yusuf Bey normalde bize karşı çok iyi davranan bir insandı. Fakat Beril Koncagül ve Çağla Teker’in itirafçı olup tahliye edilmelerinin ardından tavrı çok değişti. Yusuf Bey benim de itirafçı olmam gerektiğini, kendisinin çok mahkum gördüğünü, tecrübeli olduğunu, böyle davalarda yargılananların yıllarca ceza aldıklarını söyledi. Benim masum olduğuma inandığını da ekledi. Cezaevinde kalmayı hak etmediğimi, Beril ve Çağla gibi itirafçı olarak çıkmam gerektiğini söyledi. Yanında bulunan 2. Müdür Hülya Hanım da bu konuşmaya destek verdi. Ben ise kimseye iftira atmayacağımı, adalete güvendiğimi ve mahkemeyi bekleyeceğimi söyledim. Hülya Hanım benim yalan söylediğimi, yalan makinesine girsem her şeyin ortaya çıkacağını söyledi.

Bir süre sonra Beril Koncagül’ün basında yer alan iftiralarının yansımasını, cezaevindeki Müdür Ahmet Bey’den baskı görerek ben yaşadım. Ahmet Öztemur 2 kere farklı zamanlarda sanırım 2 hafta aralıkla beni odasına çağırdı. Odasında Adnan Oktar’a küfürler ederek burada yazamayacağım argo ifadelerde bulundu. Kendisinin küfürleri karşısında çok rahatsız olsam da cezaevi müdürü olduğu için sesimi çıkaramadım ama kendimi çok baskı altında hissettim. Adnan Bey eğer tahliye olursa kendisini odasının camından atacağını, Adnan Bey’in idam cezasına layık olduğunu, PKK lideri teröristbaşı Öcalan’dan daha tehlikeli olduğunu söyledi. Benim de itirafçı olmazsam yıllarca hapiste kalacağımı söyledi. Eğer 5 senenin altında ceza alacak olsam zaten tutuklanmayacağımı, dolayısıyla davamın sonucunda mutlaka 8 yıl veya üstü hüküm giyeceğimi söyledi. FETÖ’cülerin davalarını örnek vererek masum insanların da sırf bankaya para yatırdılar diye 8 yıl ceza ile hapis aldıklarını söyledi ve benim de tahliye olmamın imkansız olduğunu belirtti.

Toplu koğuşlara geçmek, tanınan bir insan olduğum için benim açımdan tehlikeli olduğundan arkadaşlarımla kalmak istiyordum. Müdür Ahmet Öztemur Bey eğer itirafçı olmazsam beni çingene hanımların olduğu toplu koğuşlara geçireceğini söyledi. Ben çok tedirgin oldum ve üzerimde çok büyük bir baskı hissettim.”

Aynı cezaevinde kalan ve benzer tarzda baskıların hedefi olan Beril Koncagül ve Çağla Çelenlioğlu, bu baskılara 6 ay dayanabilmiş; sonrasında o baskı ortamından kurtuluşu etkin pişman olmakta bulmuşlardır. Baskılar, sırf cezaevi yönetiminden de gelmemiş, kumpas ekibinin görevlendirdiği avukatlar da görevlerini kötüye kullanarak, bu kişilerin olmadık iftiraların altına imza atmalarını sağlayarak müthiş bir baskı ve tehdit unsuru olmuşlardır. Bu gencecik insanların, kendilerine ve arkadaşlarına iftira atmalarına önayak olarak büyük bir vebalin altına girmişlerdir. Etkin pişman yapılan bu kişilerin üzerlerindeki bu baskı halen şiddetli biçimde devam etmektedir.

Bahsini ettiğimiz avukatlarla ilgili detaylara sonraki bölümlerde değinilecektir.

Bu benzeri olaylara ek olarak, bir de cezaevlerinin her koğuşunda yaşanan standart zorluklar bulunmaktadır. Nitekim bunlara örnek olarak Zeynep Şener ve Selcan Yalva’nın koğuşlarında yaşadıkları insanlık dışı ortam gösterilebilir. Koğuşlarında kalanların kültürleri sebebiyle aralıksız olarak iğrenç küfürler kullanmaları, normal konuşmalarının bu şekilde olması, temizlik anlayışı diye birşey olmaması, koğuştaki küçük çocukların tuvaletlerini koğuşun ortasına yapması, Zeynep Şener ve Selcan Yalva namaz kılarken üzerlerine veya seccadeye basmaları, sürekli ağlayıp bağırmaları, bitlenmeleri, koğuşta suların düzenli kesilmesi sebebiyle düzgün temizlik yapılmasının mümkün olmaması, çöplerin toplanmaması gibi çok fazla sıkıntıdan sonra, 15 Kasım’da başmemur kapıya gelerek Zeynep Şener ve Selcan Yalva’ya ‘’çileniz doldu, hazırlanın’’ diyerek onları başka bir koğuşa aktarmıştır. Zeynep Şener mektubunda, cezaevine geldikten 4,5 ay sonra ilk defa bu transferden sonra uyuyabildiğini söylemiştir. Bu süre zarfında, başının sağ tarafında bulunan blok bir saç kütlesi, strese bağlı olarak dökülmüş, 2 kere de zehirlenerek revire kaldırılmıştır. Başmemur ise Zeynep Şener ve Selcan Yalva için ‘’onları cehennemden kurtardım’’ şeklinde konuşmuştur.

Zeynep Şener’in bu yaşadıkları ile ilgili yorumu şu şekildedir: ‘’C-15 koğuşuna geçince ve kavgaya meyilli olmayan kişilerin de olabildiğini ve diğer koğuşlarda bu tarz durumların çok sık olmadığını öğrenince, bizim bilindiği halde özel ve sorunlu bir koğuşta, sorunlu kişilerle tutulduğumuzu anlamış oldum.’’

Meltem Daban ise, avukatına gönderdiği mektubunda, farklı cezaevlerindeki arkadaşlarıyla yazışmalarından edindiği bilgileri 43 maddede aktarmıştır. Bazıları kelime kelime şu şekildedir:

  • Gözaltına alınırken cüzdanımızdaki para dahi çantamızdan çıkarıldı. Tutuklandığımızda yanımızda 10 kuruşumuz bile yoktu. Bu bilinçli bir uygulama, neden bunu yapıyorsunuz diye sorduğumuzda “talimat böyle” denildi. Cezaevine ilk geldiğimizde sabun, su, ekmek alacak paramız dahi yoktu.
  • Herkes ailesinden uzak tutuluyor. Aynı aileden 3 kişi 3 farklı ilde. Gülgün (Göktan) İstanbul, Selda (Göktan) Bursa, Kartal (Göktan) İzmir. Anneleri çok yaşlı, çarşaflı hanım. Babaları yok. Aynı cezaevine birleştirilmeleri kabul edilmiyor. Aynı şekilde Necati (Koç) İzmir, Ayşe (Koç) Kocaeli, Tarık (Koç) Bandırma, Nilüfer (Koç) İstanbul’da. Ailesi hangi birinin görüşüne gidip ilgilenebilir? Esin (Daban) Eskişehir’de, Ender (Daban) Kırıkkale’de. Hepsinin ailesi 70-80 yaşında.
  • Bir ihtiyaç ve konuları olduğunda özellikle Bakırköy’de defalarca yazmalarına rağmen müdiriyetle görüşemiyorlar. Müdür görüşü talep ettiklerinde 1 ay sonra görüşebiliyorlar. Normalde o hafta içinde görüşebilmeleri lazım.
  • Tekirdağ T’de hiçbir etkinliğe, faaliyete ve spora tam 11 aydır çıkarılmıyorlar. Koğuştaki katil, gaspçı herkes çıkarılıyor.
  • Tekirdağ’da iletişim hakkımız müthiş sınırlı. Taahhütlü postaya verilen mektup 1,5 ayda çıkıyor Tekirdağ’dan. Mektubun yazıldığı tarih ile zarfın üzerindeki postane kaşesi arasında minimum 1 ay fark oluyor. Eskişehir “renkli kağıda yazdınız” diye keyfi bahanelerle mektuplarımızı bize geri gönderiyor. Renkli kağıda yazılmış mektupları iade etmenin hiçbir hukuki temeli yok.
  • Dani (Zeynep Balaman), ailesiyle aylarca görüştürülmedi.
  • Hulusi (Gökmenli) günde sadece 1-2 saat avluya çıkarılıyor, gerekçe diğer tekli odalarla aynı avluyu kullanması. Ancak bu sadece ağırlaştırılmış müebbetliklere yapılan bir uygulama.
  • Bursa’dakilerin bir önceki koğuşlarında normal pencere dahi yoktu. Bodrum kat tipi tepede küçük pencere var. Bu tip koğuşlar hücre cezası için kullanılıyor normalde. 1 kişinin zor sığdığı yerde 2 hatta 3 kişi tutuldular 9 ay boyunca. 

Meltem Daban’ın yazdıklarına ek olarak şu söylenebilir ki, bazı cezaevlerinde birtakım hususlarda daha ciddi baskılar da yaşanmıştır. Örneğin Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan kişiler 19 ay boyunca cezaevi müdürünü hiç görememişlerdir. Yine aynı cezaevindeki tutuklu arkadaşlarımız koridorda bile karşılaştırılmamışlar, DHKP-C, PKK ve FETÖ mensuplarının bile katıldığı etkinliklere katılmamışlardır. Didem Ürer’in sağlık sorunu nedeniyle ihtiyaç duyduğu tedavisi 12 ay boyunca hiç yaptırılmamıştır. Sinem Tezyapar için de aynı şey söylenebilir. Ayrıca tutukluların devlet yetkililerine göndermek istedikleri mektuplar cezaevi tarafından muhataplarına gönderilmemiştir.

Bursa Yenişehir Cezaevinde, ağır romatizma hastası olan Damla Pamir’in çocukluğundan beri kullandığı ve her ay düzenli olarak alması gereken ilaçlar, durumuna dair rapor bulunmasına rağmen, 6 ay boyunca verilmedi. Damla Pamir, hücre tipi birkaç metrekarelik odada ağrılarıyla başbaşa bırakıldı, yürüyemez hale geldi.

Bandırma M Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kalan 9 arkadaşımızın, cezaevinde kalmaya başladıkları 2. hafta cezaevi kantininden alışveriş yapabilmek için cezaevi hesabında bulunan paralarına Savcılık talimatıyla el konulmuştur, arkadaşlarımız bir anda parasız kalmışlardır. Bir sonraki görüş gününe kadar ailelerine de haber verme imkanları bulunmadığından, ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda bırakılmışlardır.

GÖZALTI ve TUTUKLULUKTA UYGULANAN BASKILAR

11 Temmuz 2018 tarihinde operasyon yapıldığı sırada OHAL uygulamaları geçerli olduğu için gözaltına alınan Adnan Oktar ve arkadaşlarını uzunca bir zaman emniyette tutmak ve ‘zorlamak’ planlanıyordu.

Bu amaçla gözaltındaki ilk uygulamada, gözaltına alınan kişilerin çoğunun avukatı ile görüşmesine izin verilmedi. Bunu aynı yönde başka bir uygulama daha takip etti: Başsavcılıktan gelen “özel bir talimatla” Adnan Oktar’ın arkadaşları arasında çıkar çatışması olması ihtimali var denilerek, her kişinin farklı bir avukat bulması istendi. Uzun yıllardır arkadaş olan ve hukuki ihtiyaçlarını tanıdıkları avukatlar yoluyla çözümleme yoluna giden 200’e yakın kişi, hiçbir telefon ve iletişim imkanları olmadığı ve aileleriyle dahi görüşüp, onlardan yardım isteyemez halde bırakıldıkları için bir anda adeta hukuki yardım alamaz halde bırakıldı. Üstelik geçmişte destek aldıkları çoğu avukat da onlar gibi gözaltına alınmıştı. Camianın sözde kolunu kanadını kırma amacıyla uygulanan bu ilk adım, aslında “hepiniz farklı avukat bulacaksınız” dayatması olmuştur.  

Gözaltı sürecindeki yaklaşık 200 kişinin yaklaşık 200 tanıdık avukat bulabilmesi elbette ki mümkün değildir. Burada kaldıkları 8 gün boyunca dış dünya ile hiçbir bağlantıları olmamıştır; aileleri bile kendilerine ulaşamamıştır. Ayrıca, aynı kumpasın bir tezahürü olarak gözaltına alınan kişilerin tüm mal varlıklarına, hatta ceplerindeki paraya kadar el konmuştur. Adeta avukat tutamamaları ve savunmasız bırakılmaları için tüm yollara başvurulmuştur.

Bütün bunların sonucunda, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Vatan caddesinde yerin altındaki nezaret hücrelerinde gözaltında tutulan Adnan Oktar ve arkadaşlarının çoğu hiç tanımadıkları CMK avukatlarından hukuki destek almaya mecbur bırakıldı. Bu avukatlardan bir kısmının yeterlilikleri veya motivasyonları ise doğal olarak son derece tartışmalıydı. Özellikle emniyet ifadelerinin alınması aşamasında gözaltına alınan kişilerin çoğu, baro tarafından atanan bu avukatların ‘’kıllarını bile kıpırdatmadıklarını’’, “hiçbir hukuksuzluğa müdahale etmediklerini”, çoğunun formalite icabı yanlarında durduğunu, hiçbir hukuki destek vermediklerini, hatta itirafçı olmalarını tavsiye ettiklerini anlatmaktadır.

Ancak gözaltı süresi, 18 Temmuz 2018 tarihinde OHAL’in kaldırılması dolayısıyla bir anda kesilince, 7 gündür hiçbir şey yapmadan bekleyen Mali Şube, Adnan Oktar ve arkadaşlarını apar topar sorguya aldı. Bu esnada sözde şüpheli sıfatı verilen kişiler, önlerine konulan sorgu metinlerini gördüklerinde hayrete düştüler. Sorgulamayı yapan polislerin yaklaşımlarından ve soruların içeriklerinden çoktan suçlu bulunmuş ve cezaları kesilmişoldukları izlenimine kapıldılar. Çünkü her soru “Adnan Oktar Suç Örgütü” nitelendirmesiyle başlıyor, devamında güya tespit edilen suçlar uzun uzun anlatılıyor, en son olarak da adeta sözde isnat edilen suçları itirafa yönlendirecek sorular soruluyordu. Bir sorguda olması gereken tarafsızlık hiçe sayılıyordu, sorular olayları aydınlatma amaçlı veya kişinin bilgisine başvurmak için sorulmuyordu. Doğruların ortaya çıkartılması ya da kişinin tanıklığının anlaşılması gibi hukuki detaylar hiç önemsenmemişti. Tüm bunlar, tek amacın Adnan Oktar ve arkadaşlarını suçlu gösterecek bir kurgu oluşturmak olduğunu gösteriyordu.

Ayrıca sorgulamanın başlamasına kadar geçen sürede yaşananlar, gözaltındaki kişilere fiziksel ve psikolojik bir baskı ortamı oluşturmuştu. 8 gün boyunca, nezarethanede, Temmuz sıcaklarında, havalandırma çalıştırılmadan, küçük hücrelerde kalabalık halde tutulmuş, yemek yiyememiş, uyku uyuyamamış ve hukuki destek de görmemiş bir insanın bu anlatılanların içinden sağlıklı bir şekilde çıkması çok zordur. Örneğin, yalnızca bir soru cümlesi gibi başlayan bir paragrafta arka arkaya tam 22 soru yer almaktaydı. Bu paragrafın okunması bittiğinde, 8 gündür gözaltında bulunan kişilerin bu sorulardan hangisini hatırlayıp cevap vermesi beklenmekteydi? TABİİ Kİ HİÇBİRİ. Amaç kafa karıştırmak, zaten uykusuz ve yorgun olan Adnan Oktar ve arkadaşlarını kendilerince psikolojik olarak yıpratıp, “başınız belada” izlenimi verip, olmayan suçları üstlerine yüklenerek sözde “itirafçı” yapmaktı.

Örneğin, bazı sorularda kişiyle hiçbir ilgisi olmayan bazı şirket hesapları sorulmuş, ancak bunu yaparken iki A4 sayfası uzunluğunda mali bilançolar ortaya konmuştur. Bunlar, işin uzmanı bir mali müşavirin dahi bir anda cevaplayamayacağı türde sorulardır.

Bir başka taktik ise, kişiye kendisinin hiçbir zaman yapmadığı bir ödemeyi sanki yapmış gibi sorup, “bu parayı neden yolladın?” demek şeklinde olmuştur. Bu şekilde ilgisiz, yanıltıcı, asılsız ve karmaşık sorularla kafaları allak bullak edilen arkadaşlarımız, Baro tarafından atandıkları söylenen fakat hiçbir fayda göremedikleri avukatlar tarafından da hukuken korunmamışlardır. Bu kurgulama içerisinde, sekiz gün boyunca gözaltında tutulan Adnan Oktar ve arkadaşlarının yukarıdaki yöntemlerle söze psikolojilerini bozmaya çalışıp “onları hatalı konuşmalar yapmaya zorlamak” elbetteki hukuk çerçevesinde kabul edilemez. Ancak, sonraki iki yıl dikkate alındığında, bu hukuksuz uygulama henüz bir başlangıçtır.

Sayfalar dolusu soruyu peşpeşe sorarak sorgulama yapmanın bir başka hedefi de arkadaşlarımızın sorgu sandalyesinde oturduğu saatleri artırmaktı. Bu şekilde sorgulanan birçok kişi, Eylül 2019’da başlayan mahkemede verdikleri ifadelerinde hakime uzun sorgu saatlerinden ve önceki günlerde yaşadıkları zorlu gözaltı koşullarından ötürü zaten çok yorgun olduklarını, hiçbir şekilde konsantre olamadıklarını, hatta namaz kılmaya gitmelerine bile izin verilmeyeceğini düşündükleri için “bir an önce bitse de sorgudan çıksam” düşüncesine sahip olduklarını açıklamıştır. Hatta arkadaşlarımızdan biri duruşma salonunda hakime emniyetteki sorgusunu anlatırken, Temmuz sıcağında olunmasına rağmen polislerin küçücük odadaki havalandırmayı bilerek kapattıklarını söylemiştir. Çoğu da “nasıl olsa savcının karşısına çıkınca daha rahat anlatırım” diye düşünmüş, ancak 200’e yakın kişinin TEK BİR TANESİ BİLE SAVCIYI GÖREMEDEN Sulh Ceza Hakimlikleri’ne gönderilmiştir.

Adnan Oktar ve arkadaşlarının halen devam etmekte olan duruşmalarda hakim karşısında verdikleri ifadelerinde bu aşamaya ait çok ilginç bir detay daha bulunmaktadır. Pınar Sezgin, Mali Şube’de sorguya götürülürken koridorda Özkan Mamati ile karşılaştığını açıklamıştır. Eda Babuna ise gözaltında bulunduğu 17 Temmuz 2018 akşamı Mali Şube’de sorgu odasının önünde Özkan Mamati ile yüzyüze geldiğini, Mamati’nin kendisine hakaret edip “hapisten çıkamayacaksın” dediğini ifade etmiştir. Fakat bu duruma hiçbir polisin müdahale etmediğini de belirtmiştir. Bu ifadeler çok ciddi iddialar olup, muhakkak İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün ilgili kamera kayıtları incelenerek araştırılmalı ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır.

Arkadaşlarımız işte bu şartlar altında saatlerce ifade verdikten sonra, sekizinci günün sonunda ani bir kararla apar topar Çağlayan Adliyesi’ne tutuklama istemiyle sevk edildiler. Aynı anda 200 kişinin giriş yapmasıyla, üstesinden gelinmesi zor şartlar oluştu. Nöbetçi Sulh Ceza Hakimleri göreve çağırıldı. Bu sırada Adnan Oktar ve arkadaşları, Çağlayan Adliyesi’nin nezarethanesinde 22 saat boyunca aç ve uykusuz bekletildiler. Bu aşamada arkadaşlarımızın ceplerinde 1 kuruş dahi bulunmadığı, cüzdanlarındaki tüm paraya el konulduğu da bilinmelidir. Zira kurgulamaya göre cezaevlerine bu şekilde, yani yanlarında hiç para olmaksızın yollandılar. Hatta içlerinden bir kısmını sevk edildikleri cezaevlerinde 2 hafta boyunca hiç yardım alamadıkları bir süreç bekliyordu.

Sulh Ceza Hakimi karşısına çıktıklarında arkadaşlarımız şok edici başka bir durumla karşılaştılar: Emniyet Müdürlüğü sorgusunda kendilerine isnat edilmeyen çok sayıda ‘’yeni suç iddiası’’ ile tutuklanmaları talep edilmekteydi. Örneğin;

Müzeyyen Demir müdafii, İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimliği huzurunda 2018/539 sorgu numaralı ve 19.07.2018 tarihli ifade sorgu zaptında “nitelikli cinsel istismar suçunu burada öğreniyoruz, emniyette bize sadece örgüt üyeliğinden alındığı söylendi…”

Serap Akıncıoğlu, İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliği huzurunda 2018/485 sorgu numaralı ve 18.07.2018 tarihli ifade sorgu zaptında “7-8 gündür gözaltındayım, az önce atılı suçlamaları duvardaki kağıttan okudum, çok şaşırdım…”

Serkan Ak, İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliği huzurunda 2018/485 sorgu numaralı ve 18.07.2018 tarihli ifade sorgu zaptında “atılı suçlamaları okudum kapıda, emniyette suçlarla ilgili soru sorulmadı…”

Füsun Ebru Biçer, İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliği huzurunda 2018/485 sorgu numaralı ve 18.07.2018 tarihli ifade sorgu zaptında “kapıda yazılı bulunan emniyet ifademde görmediğim cinsel istismar suçu ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçları da vardı…”

O gün Sulh Ceza Hakimi karşısına çıkan 200’e yakın arkadaşımızdan sadece 3-4 tanesi hariç hepsi tutuklandı. Duruşmalar kişi başına yaklaşık 3 dakika sürmüştü, o da zaten kimlik tespiti için olan süreydi. Standart bir uygulama olarak öncelikle ‘ilk dağıtım cezaevlerine’ transfer edildiler, sonrasında mahkemenin ilk celsesine kadar 14 ay boyunca tutuklu kalacakları 18 ayrı kapalı cezaevine gönderildiler.

Adnan Oktar ve arkadaşları farklı gruplara bölünerek Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerine dağıtıldılar. Bu cezaevlerinin bulundukları iller İzmir, Balıkesir, Tekirdağ, Edirne, Kocaeli, Bursa, Ankara, Eskişehir, Kırıkkale, İstanbul şeklindeydi.

Arkadaşlarımızın gruplar halinde sevk edildikleri cezaevlerinde de bir arada olmalarına izin verilmedi, savcılık talimatıyla teker teker ayrılarak farklı koğuşlara dağıtıldılar. İstisnai olarak, o da cezaevinde uygun yer olmadığı için, aynı koğuşta camiadan en fazla birkaç kişi birlikte olabilmişti. Silivri Cezaevi’ne sevk edilenler ise 15 ay boyunca tek başlarına bırakıldılar. İşte bu noktada, Özkan Mamati’nin fişleme dosyalarında yazdıklarının hatırlanması gerekir, çünkü bu uygulamanın sözde kişiler üzerinde etkili olacağını söyleyerek emniyeti ve savcılığı Özkan Mamati yönlendirmiştir.

Özkan Mamati tarafından Mali Şube’ye aktarılan bu gerçek olmayan fişlemeler sebebiyle, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Furkan Sezer 13.09.2018 tarihinde bir bilginotu kaleme aldı. Bu notta, “Cezaevlerinde birlikte kalan şahıslar birbirlerine etkin pişmanlıktan yararlanmamaları için ve örgütsel tavır sergilemeleri için baskı yapmaktadır.” yazılmaktaydı. “Hangi cezaevinde kalan, hangi şahıs, kime baskı yapmıştır?” sorusunun cevabı ise tamamen meçhul bırakılmıştı. İşte kaynağı belirsiz, afaki bir duyuma dayanılarak yazılan bu notun üzerine, tutuklu olan tüm arkadaşlarımızın bu ithama maruz bırakılmaları hukukla bağdaşmamıştır. Nitekim Furkan Sezer’in bu “memorandumu” neticesinde, dosya savcısı Serdar Akan da hiç araştırma yapmadan Ceza İnfaz Kurumlarına yazı yazılması ve tüm arkadaşlarımızın tek başlarına farklı koğuşlara dağıtılmaları talimatını verdi:

Türkiye’nin dört bir yanına dağıtılan Adnan Oktar ve arkadaşları için en ağır suçlardan hüküm giymiş ve bu sebeple cezaevinde cezalarını çeken mahkumlara tanınan sosyal haklar dahi yasaklandı, çünkü bu sosyal ortamlarda birbirlerini görebilmeleri ihtimali söz konusuydu. Cezaevlerinde arkadaşlarımıza uygulanan bu yasak, yine savcılık talimatıyla getirilmiştir. Bu duruma basit bir örnek vermemiz gerekirse, arkadaşlarımızdan aynı aileye mensup 4 kardeşin, 4 farklı şehirdeki cezaevine gönderildiklerini söylememiz yeterli olacaktır. Arkadaşlarımızın çoğunun anne babaları çok yaşlı ve hasta oldukları için, kendilerinin görüş günlerinde aileleri tarafından ziyaret edilmeleri neredeyse imkansızlaşmıştı. Ziyaret saatleri sabah erkenden başlayıp öğle saatlerinde bittiği için, ailelerin İstanbul’dan yola çıkıp ziyaret saatleri içinde cezaevine ulaşmaları da pek mümkün olmuyordu. Bu yüzden farklı şehirlerdeki cezaevlerine ziyarete gidecek aileler bir gün önceden yola çıkıp o şehirde otelde geceliyor, sabah erkenden cezaevi ziyaretini yapıyor ve sonra da İstanbul’a dönüyordu. Tabii ki, tüm bunlara cezaevinde yaşanan zorluklar ve baskılar da ekleniyordu.

YALAN DOLU FİŞLEMELER

Özkan Mamati Ekim 2017’de camiadan ayrılmış, 1 Kasım 2017’de Twitter’daki karalama hesabı @kediLeaksçalışmaya başlamış, 6 Kasım 2017’de Özkan Mamati, Uğur Şahin ve Ümit Kuruca tarafından Emniyet Müdürlüğü’ne ihbar mesajı gönderilmişti. Aynı süreçte sosyal medya hesaplarından Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik ağır hakaretlerde ve tehditlerde bulunuldu. Bu ilk adımdan sonra 2 ay süren bir çalışma sürecine girildi ve 3 Ocak 2018 tarihinde bu üç kişi tarafından Emniyet Müdürlüğü Mali Şube’ye bir fişleme dosyası sunuldu. Camiada yer alan kişilere ait fişleme dosyası içinde hem yalanlar hem de suç teşkil edecek yöntemlerle oluşturulmuş bazı evraklar yer almaktaydı. Bu fişleme evrakları içerisinde camiada yer alan kişilere ait çeşitli kişisel veriler, özel bilgiler, soruşturma ile alakası dahi olmayan detaylar, tamamen taraflı, soruşturmaya hiçbir katkısı olmayan ancak yazanların kişisel husumetlerini tatmin etmeye yarayan bilgiler bulunuyordu. Bazı kişiler hakkında yazılmış bu tür, soruşturma konusu olmayacak, husumet ve kin barındıranbilgilere aşağıdaki gibi birkaç örnek verilebilir;

45 numara ayakkabı giyer, ceketinde vatka vardır, suyu sıcak içer, parfümünü markası xxx, peruk takar, kendisine para verilmediği için peruğunu 5 yılda bir değiştirir, çok gevezedir, önceden çok zayıfken sıkı şekilde body yapmıştır, saçlarını yeni ektirmiştir, sürekli yemek yemek ister ve bundan şikayet eder, dönere meraklıdır, hasta galatasaraylıdır, R’leri söyleyemez, arabasını modifiye yapar, kardeşine çok sevgi besler, sürekli gereksiz güler, 3 kere saç ektirmiştir, araba merakı vardır…

Bu tarz saçma ve dedikodu içerikli iftiralarla doldurulan fişleme dosyalarının içine, kripto FETÖ’cülerde gördüğümüz tarzda bazı yönlendirme bilgileri de konulmuştur. Bu yönlendirme, gözaltında ve tutukluluk sürecinde kimlerin üzerine daha fazla gidilmesi gerektiği ile ilgilidir. Gerçeklerle hiçbir ilişkisi bulunmayan kişisel tanımlamalar ve yorumlar içeren bu yönlendirme bilgilerine dair örnekler şöyledir (burada adı geçen kişilerle ilgili bu gerçek dışı dedikodu mahiyetindeki iftiralardan dolayı kendilerini tenzih ederiz. Bu kişilerin tekrar aynı yalanlarla muhatap olmamaları adına isimler özellikle verilmemiştir);

████████ : Üstüne çok gidilirse siniri bozulacaktır, o zaman konuşabilir.

█████████ : Çok zayıf halka, korkutulursa herşeyi anlatır ve şikayetçi olur. Kendi çıkarına olacağı kanaatine varırsa mağdur olmamak için çok konu anlatabilir.

██████████ : Korkak ve panik atak bir karaktere sahiptir, daha zayıf bir iradesi var, konuşturulabilir.

████████ : Korkutulursa konuşabilir.

███████████ : Tek başına bırakılırsa, grubun geri kalanından uzakta tek tutulabilirse korkup konuşabilir.

████████ : Destek göreceğini düşünürse itirafçı olabilir.

█████████ : Konuşturulursa çok şey biliyor. Konuşması için Serkan Ciminli’nin Adnan Oktar’ın talimatı ile bazı evlere girip gizli kamera çekimi yaptığı ve çok şey bildiği için öldürüldüğünü söyleyebilirsiniz.

██████████ : Üstüne gelinirse konuşabilir.

████████ : Sinirleri genel olarak zayıftır ve üzerine gidilirse, kendisi için elle tutulur bir çıkar görürse çok bilgi aktarabilir.

███████████ : Üstüne gidilirse ve ailesi ile konuşulursa şikayetçi olabilir.

█████████ : Çok zayıf halkadır. Çok ürkek ve ikna edilecek karakteri vardır.

Hiçbir erkek için bu tarz bilgi verilmeyip sadece bayanların kripto FETÖ’cü bir bakış açısını anımsatır şekilde değerlendirilmeleri bu kişilerin cezaevlerindeki zor koşullara naif yapıları nedeniyle dayanamayacakları düşünüldüğü içindir. Oysa bu fişlemede adı geçen bayanlar imanlı, tevekküllü, sabırlı ve kanaatkar yapılarından dolayı aslanlar gibi 2 yıla yakın süredir hapiste olmalarına rağmen – biri hariç – hiç kimseye iftira atmamışlardır.  Kumpasçılar önceden aralarında husumet bulunan bu bayanlara karşı intikam duygularıyla bu iftiraları yöneltmiştir. İftira atılan bayanlardan birinin henüz 21 yaşında olduğunu tam da burada hatırlatmak yerinde olacaktır. Bu hanım, genç yaşına rağmen son derece zor koşullarda 18 ay cezaevinde kalmıştır, halen de ev hapsinde tutulmaktadır.

Etkin pişman olmak zorunda bırakılan 4 bayan için ise içinde bulundukları şartları iyi değerlendirmek gerekir. Bu insanlar, özellikle, suçsuz oldukları çok iyi bilinmesine rağmen, bir anda evlerinden alınıp tutuklanıp, çok zor koşulları olancezaevlerine gönderilmişlerdir. Ayrıca söz konusu kişiler cezaevinde kaldıkları sürece Özkan Mamati ve ekibinin baskı ve tehditleri altında kalmışlar, aileleri bile tehdit edilmiştir. Özkan Mamati ve ekibinin kendilerini ve ailelerini tehdit ettiklerine dair cezaevlerinden savcılığa yazdıkları el yazısı dilekçeler mevcuttur. Dolayısıyla bu kişiler, söz konusu zor şartların ağırlığından ve aynı anda Özkan Mamati ve ekibinin ve bu ekibin gönderdiği bir kısım avukatların baskı ve tehditlerinden kurtulmak için o ortamdan bir an önce uzaklaşabilmek istemişlerdir. O ortamdan o sırada kurtulabilmenin tek yolu da etkin pişman olmaktır. Söz konusu baskı ve tehditler sonucunda, yapmadıkları suçları kabul ederek, kendilerine dahi iftira atmak zorunda kalmışlardır.

Bir başka önemli detay ise, Özkan Mamati’nin mantık yapısıyla kaleme alınan bu fişlemelerde adı geçen Ece Koç için “zayıf halka” tabirinin kullanılmasıdır. Bunun nedeni önemlidir, çünkü ilerleyen sayfalarda göreceğiniz üzere, camiadan Kocaeli Cezaevi’nde tutuklu bulunan bayanlara müdafiilik hizmeti veren Avukat H.N.Y. operasyondan 1 ay sonra, 28.08.2018’de Mali Şube’de görevli Ayhan Komiser tarafından telefonda taciz edilmiş, bu polis kendisine hiçbir etikle bağdaşmayacak şekilde “bize yardım etmek istiyorsan Ayça Pars gibi zayıf halkagördüğün tutukluları bize bildir” demiştir. Özkan Mamati ve söz konusu komiserin aynı dilden konuşmaları gerçekten de üzerinde düşünülmesi gereken bir olay olarak kayıtlara geçmiştir.

Yalanlarla dolu fişleme dosyasının satırlarında zikredilen “korkutulursa, çok üstüne gidilirse, tek başına bırakılırsa” gibi gerçekte işe yaramayacak tavsiyelerin nasıl uygulandığı görüldüğünde kumpasın nasıl adım adım yürürlüğe konulduğu açıkça anlaşılacaktır. Zaten o yönlendirmeleri yazan kişilere bunları yazmalarını tavsiye edenler, cezaevlerinde uygulanabileceğini bildikleri şeyleri yazdırmışlardır. Belli ki kumpas mekanizmasının tüm parçaları koordineli ve profesyonel şekilde hareket etmiştir. Bu ve benzeri olaylarda Özkan Mamati’nin üstünde bir gücün, yani İngiliz derin devletinin tecrübe ve bilgisinin devreye girdiği barizdir.

ÖZKAN MAMATİ’NİN ÖNDERLİĞİNDE KÜFÜR VE TEHDİT DOLU PAYLAŞIMLAR

Özkan Mamati ve onun baskısı ve kontrolü altında hareket eden bir kısım müştekiler Adnan Oktar camiası mensuplarına bazı takma adlar vermişler veya isimlerini biraz değiştirip kullanarak, sosyal medya hesaplarında bu takma adlar üzerinden onları tehdit etmişler ve en ağır hakaretlerde bulunmuşlardır.

Tehditlerde dikkat çeken önemli bir detay, sürekli olarak bazı “listelerden” bahsedilmesidir. Bu listelerin ne olduğu, operasyondan sonra müşteki ifadeleri ortaya çıkmaya başladığında anlaşılacaktır. Sözde suç örgütünün üyeleri olarak dosyada geçen isimlerin, sosyal medyadaki paylaşımlarda listeye alındığı söylenen ve hakarete maruz kalan, tehdit edilen kişiler oldukları görülmüştür. Özkan Mamati Kasım 2017 – Temmuz 2018 arası dönemde hem kendi sosyal medya hesaplarından hem de @kediLeaksisimli twitter hesabı üzerinden camiaya her türlü hakaret ve tehditle saldırmıştır. Ancak bu yapılanlar, kumpasla hedeflenenlerin sadece bir bölümüdür.

FIRAT DEVELİOĞLU İLE İŞ BİRLİĞİ: ARALIK 2017

Fırat Develioğlu isimli şahıs 1986 – 2007 yılları arasında Adnan Oktar camiasında yer almış, 1999 operasyonunda tutuklanarak ‘’örgütün 2 numaralı adamı’’ isnadıyla yargılanmış ve beraat etmiştir. 2000 yılında camiadan uzaklaşarak Kazakistan’a gitmiş, orada kaldığı süreçte Adnan Oktar ve arkadaşlarıyla olan ilişkisini tamamen bitirmiştir. 2007 yılından bu yana camia ile hiçbir teması olmamıştır. Ancak camiaya yönelik içinde beslediği nefretin büyüklüğü, ayrıldıktan tam 18 yıl sonra eski arkadaşlarına karşı sinsi bir faaliyetin içine girmesine yol açmıştır. Özkan Mamati, gerek yaşça büyük olması, gerek hukuki konulardaki tecrübesi ve en önemlisi de iş ve siyaset çevresindeki bağlantıları sebebiyle ‘’kral’’ kod adını taktığı Fırat Develioğlu’nun yanlarına katılmasını sosyal medyadan şöyle duyurmuştur:

ÖZKAN MAMATİ ORTAYA ÇIKIYOR: KASIM 2017

Bahsini ettiğimiz soruşturmada asıl dönüm noktası ise, 06.11.2017 tarihinde Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne ulaşan yeni bir ihbardır. Özkan Mamatiimzasını taşıyan bu ihbar, “resmi olarak” soruşturmaya dahil edilir.

Aynı ihbarda Özkan Mamati’nin yönlendirmesiyle hareket eden Uğur Şahin ve Ümit Kuruca’nın da adları geçmektedir. Bu kişiler de Özkan Mamati gibi 15 yıla yakın süre Adnan Oktar’ın arkadaş grubunda yer almış, ancak Özkan Mamati’den önce grupla ilişkisi kesilmiş kişilerdir. İşte Özkan Mamati, Adnan Oktar’ın arkadaş çevresinden ayrılmasıyla, bu kişileri kışkırtmış ve organize etmiş, onların imkanlarından ve çevrelerinden yararlanarak kendisi gibi şikayetçi olmalarını sağlamıştır.

Özkan Mamati’nin Ekim 2017’de camiadan ayrılır ayrılmaz hayata geçirdiği ilk icraatı, 1 Kasım 2017’de, karalama kampanyasının tetikçisi olarak kullanacağı ve ilk paylaşımını yaptığı @kediLeaks isimli Twitter hesabını açmak oldu. Twitter bağlı olduğu kurallar gereği kullanıcı bilgilerini üçüncü kişilerle paylaşmadığı için anonim bir vasfa sahip olan ama yapılan araştırmalar sonucunda Özkan Mamati’ye ait olduğu resmen tespit edilen bu hesap üzerinden Mamati ve onun yönlendirdiği bazı müştekiler, Adnan Oktar ve arkadaşlarına akla hayale gelmeyecek yalanlarla iftira attılar, camiaya yakın herkesi tehdit ettiler ve adli makamları sürekli tahrik ettiler. Özellikle bu tahrik çalışması son derece planlı programlı şekilde yürütüldü ve bazı müştekilerin yalanlarından etkilenen başka kişilerce de desteklendi. Bu kişilerin başında, AKİT TV ve Sabah Gazetesi gibi bazı kuruluşlarda çalışan bazı gazeteci ve haber sunucuları gelmekteydi.

Bu dönem, pek çok açıdan oldukça kritik bir dönemdir. Mart 2017’de Adnan Oktar’ın, Üst Akıl: İngiliz Derin Devletinin İçyüzü kitabının 1. Cildi yayınlandıEkim 2017tarihinde ise kitabın 2. Cildi, aynı tarihlerde de kitabın 1. Cildinin İngilizcesi yayınlandı. Yine bu dönemde Adnan Oktar, konuk olarak katıldığı televizyon programlarında, kitabın 3. cildinin de hazır olduğunu, kitap içeriğinde İngiliz derin devletinin sinsi planlarına dair çok kilit bilgiler bulunduğunu, bunların 173 fotoğraf ve 9 cd ile belgelendirildiğini ve bütün bu belgelerin Meclis’te yapılacak bir kapalı oturum ile açıklanabileceğini belirtti.

Kuşkusuz, bütün bunların üzerine tam olarak 6 Kasım 2017 tarihinde bir ihbar emailinin gelmesi dikkat çekicidir. İngiliz derin devleti deşifresini susturmak adına alelacele gelen bu zorlama ihbar maili, bir emirle dikkate alınmış ve sonrasındaki 2 yıl boyunca bu zorlama dava, HİÇBİR DELİL OLMAMASINA RAĞMEN zoraki hayatta tutulmaya çalışılmıştır.

YENİ SORUŞTURMANIN BAŞLANGICI: 2016

15 Temmuz’daki darbe girişiminden 19 gün sonra, 4 Ağustos 2016’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğü’ne bir ihbar düştü. İhbar numarası 8767 ve aidiyet numarası 63044 olan bu ihbar bir e-mail ile yollanmıştı ve ihbar formunda ihbar edenin adı, soyadı, email adresi, telefon numarası BULUNMAMAKTAYDI.

İhbarda, Adnan Oktar’ın, arkadaşlarının ve arkadaşlarına ait şirketlerinin FETÖ/PDY gibi faaliyetler içinde olduğu iddia ediliyordu. İhbar metninin devamı, aynı anda ancak bir Hollywood filminde bulunabilecek kadar çok suçlamayla doluydu: Şantaj, iftira, kumpas, FETÖ’ye veritabanı sağlama, kara para transferi, MOSSAD ve CIA’ya düzenli istihbarat aktarımı… Ve elbette ki bunlarla ilgili hiçbir kanıt ortaya konulmamıştı. Üstelik bununla da yetinilmemiş, camia içindeki kişilerin birçoğunun güya MOSSAD’ın ve bir kısmının da güya CIA’in ajanı olduğu iddia edilmişti!

Tabi gerçekte böyle bir yapı hiçbir şekilde mevcut değildi, ancak mesajın amacı, içindeki şu cümlede görülmekteydi:

LÜTFEN BU YAPIYA HAKKIYLA MÜDAHALE EDİN!”

İhbar tamamen yalanlarla dolu olsa da, içinde tek bir somut delil bulunmasa da, 2016/103113 numarası ile bir soruşturma açılmasını sağladı. Geçmişte defalarca uygulanan FETÖ taktiği yeniden hayata geçirilmiş, ilk aşama başarıyla amacına ulaşmıştı.

Soruşturmanın ilk dönemi son derece ağır aksak ilerledi. Savcılık ilk olarak ihbarda zikredilen Pronet isimli güvenlik firmasının ve yine ihbarda bahsedilen bir video sebebiyle bu videonun yayımlandığı A9 TV Kanalı’nın ortaklarını incelemeye başladı. Bir videodan bahsedilmişti ama ihbarda ne link vardı ne de kaynak. 17.08.2016’da İstanbul Emniyet Müdürlüğü Aklama ve Suç Gelirleri Bürosu bir telefonla Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğü’ne başvurarak ihbarın ekinde gönderildiği yazılı olan videoyu sordu. İhbarda ek olmadığı, ayrıca ihbarcının da hiçbir iletişim bilgisi bulunmadığı için kendisine ulaşılamadığı cevabı verildi.

Buna rağmen ilginç bir şekilde, 326730 ve 239765 sicil numaralı polisler tarafından 03.08.2018’de tanzim edilen tutanakta, internetten silindiği iddia edilen, ihbarın ekinde de çıkmayan videonun bulunup deşifresinin bile yaptırılmış olduğu görülmektedir!

Bu arada, 326730 sicil numaralı polise dikkat etmek gerekir, çalışmanın ilerleyen sayfalarında bu kişi tekrar karşımıza çıkacaktır.

Yine bu dönemde, 18.09.2017 tarihinde Mali Şube’de görev değişiklikleri ve atamalar olmuştur. Bu atamalardan sonra, ağır aksak yürüyen soruşturma çok daha agresif bir yapıya bürünmüştür. İngiliz derin devletinin Adnan Oktar ve arkadaşlarını FETÖ ile ilişkili göstermek için yaptırdığı düzmece e-mail ihbarından sonra sıra dosyanın içeriğini suni suçlarla doldurmaya gelmiştir.  

Şimdi bu aşamadan sonra yaşananlara yakından bakalım…

ESKİ KUMPASLAR – YENİ KUMPASLARA ESKİ YÖNTEMLER

Adnan Oktar ve arkadaş camiası, geçmişte FETÖ kumpasları ile defalarca mağdur edilmiştir. Aşağıda bu gerçeği gösteren bazı örnekler yer almaktadır:

1999 YILI

  • Polis kolejinden itibaren FETÖ ile bağlantılı olan Adil Serdar Saçan, 1999 yılında Adnan Oktar ve arkadaşlarına düzenlenen bir polis operasyonunu yönetti. Bu operasyonda gözaltına alınan birçok kişiye bir hafta boyunca insanlık dışı işkenceler uyguladı ve uygulattı. Adnan Oktar ve arkadaşlarına yapılan işkence İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 28.12.2005 tarih 2004/367 Esas, 2005/517 Karar ve İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nin 13.12.2016 tarih 2016/2365 Esas, 2016/2355 Karar sayılı kararıyla sabit olmasına rağmen, Adil Serdar Saçan ve emrinde çalışan polisler yıllarca bir kısım yargı eliyle korundu ve nihayetinde (işkence suçunda zamanaşımı kaldırıldığı halde) dava zamanaşımına sokularak cezasız kalmaları sağlandı.

2006 YILI

  • 2006 yılında sahte gizli tanıklar ve sahte ihbarlar ile Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik bir soruşturma açıldı. Soruşturmayı yürüten kişi, şu an FETÖ/PDY davası firari sanığı Organize Suçlar Şube Müdürü Mutlu Ekizoğlu idi. Ekizoğlu, soruşturmanın fezlekesini hazırlama görevini, uzun yıllar Adil Serdar Saçan’ın sağ kolu olarak görev yapan ve Adnan Oktar’ın bazı arkadaşlarının işkence davasında 200 yıl hapis istemiyle yargılanan ve davanın 2 numaralı sanığı olan başkomiser Serdal Akça’ya verdi. FETÖ/PDY şike kumpası davası tutuklu sanığı başkomiser Seyfi Erdoğan, başkomiser Serdal Akça ve FETÖ/PDY şike kumpası davası tutuklu sanığı polis memuru Yalçın Çilbiroğlu, Ekim 2006 tarihinde yönlendirdikleri bazı kişiler ve güya emniyete gelen sahte ihbar telefonlarına dayanarak söz konusu soruşturmanın temelini oluşturdular. Soruşturmanın ilerleyen aşamalarında, bahsedilen ihbar telefonlarının aslında hiç gelmediği, tamamen düzmece bir ihbar olduğu anlaşıldı.
  • FETÖ/PDY davası sanığı Organize Suçlar Şube Müdürü Hüseyin Işıldak ve başkomiser Serdal Akça, söz konusu soruşturma dosyasına 04.12.2008 tarihinde “Gülderen Dönmez” isimli bir bayandan ihbar mektubu gelmesini sağladı, ancak yapılan kriminal genetik incelemede gelen mektubun bir erkek tarafından yazıldığı anlaşıldı.
  • FETÖ/PDY şike kumpası davası tutuklu sanığı başkomiser Seyfi Erdoğan ve başkomiser Serdal Akça’nın bizzat ifadesini aldığı bazı gizli tanıklar daha sonradan emniyet tarafından alınan ifadelerinin kendi bilgileri dışında değiştirildiğini ve çarpıtıldığını belirttiler ve kendilerinin aslında şikayet amaçlı değil bilgi verme amaçlı emniyete gittiklerini beyan ettiler.
  • Adil Serdar Saçan, başkomiser Seyfi Erdoğan ve Vedat Mercan (Adil Serdar Saçan’ın emrinde çalışan ve Adnan Oktar’ın bazı arkadaşlarının açtığı işkence davasında yargılanan polis memuru), bu dosyanın bazı müştekileri ile iş birliği içerisine girdiler. Soruşturmanın bazı müştekileri ki bunların arasında şu an görülmekte olan davanın da müştekileri olan Semin Babuna, Türkan Akyüzalp ve Filiz İnal da vardır. Soruşturma kapsamında dinlenen ve kendi aralarında yaptıkları telefon konuşmalarında Seyfi Erdoğan’dan “büyük oğlumuz” ve “Bizim Seyfi”; Vedat Mercan’dan “kardeşimiz”; Serdal Akça’dan ise “büyük oğlumuzun yardımcısı” olarak samimiyetlerini vurgulayan hitaplarla söz etmişler ve bu polislerin talimatlarına göre hareket ettiklerini sürekli vurgulamışlardır. 
  • Dönemin İstanbul Cumhuriyet Savcısı olan FETÖ/PDY davası firari sanığı Fikret Seçen, Şube Müdürü Mutlu Ekizoğlu, Başkomiser Seyfi Erdoğan, FETÖ/PDY Tahşiyecilere Kumpas davası tutuklu sanığı Teknik Takip Büro Amiri Mustafa Kılıçaslan, FETÖ/PDY davası firari sanığı Organize Suçlarla Mücadele eski Şube Müdür Yardımcısı Ahmet Davulcu, Cevat Babuna’nın evine yerleştirilen bir telefonda konuşma yapılmadığına dair sahte bir evrak düzenlediler ve sonrasında telefonun 3 aylık dinleme kayıtlarını “ses gelmiyor” bahanesiyle haksız ve hukuksuz bir şekilde imha ettiler. Daha sonrasında, bu telefondan sürekli konuşmalar yapıldığı ve hiçbir ses sorununun olmadığı anlaşıldı.
  • Dönemin İstanbul Anadolu Cumhuriyet Savcısı olan FETÖ/PDY davası tutuklu sanığı Selçuk Sayıldı, telefon dinleme kayıtları sahte evrak düzenlenerek haksız bir şekilde imha edilmiş olmasına rağmen, bu imhayı gerçekleştiren görevliler hakkında açılan soruşturma dosyasını haksız ve hukuksuz bir şekilde takipsizlik kararı vererek kapattırdı.
  • Dönemin Organize Suçlar Şube Müdürü FETÖ/PDY Mülkiye Yapılanması davası tutuklu sanığı Nazmi Ardıç, söz konusu telefon kayıtlarını imha eden görevliler hakkında açılan soruşturma dosyasına gönderdiği bir cevap yazısında, kendisine sorulmadığı halde adeta dosyanın esasına dair savunma yaparak şüphelileri aklama amaçlı beyanlarda bulundu ve daha da öteye giderek üzerine vazife olmadığı halde, görüşme kayıtlarının içeriklerinde suç unsuru olmadığını belirtti.
  • Dönemin Organize Şube Müdürü FETÖ/PDY davası firari sanığı Mutlu Ekizoğlu imzasını taşıyan 22.10.2007 tarihli emniyet fezlekesinde, Adnan Oktar ve arkadaşlarının teknik takip altına alınan MSN görüşme kayıtlarının güya suç örgütü olduklarına dair delil teşkil ettiğini iddia etti. Ancak, suç teşkil ettiği iddia edilen MSN kayıtları dosyaya hiçbir zaman sunulmadı, hiçbir zaman ortaya çıkmadı. Yani Mutlu Ekizoğlu, aslında var olmayan konuşma kayıtları üzerinden savcılığı yanıltmaya çalıştı.
  • Dönemin İstanbul Polis Kriminal Laboratuvarı Müdürlüğü’nde uzman olarak görev yapan FETÖ/PDY davası tutuklu sanığı Ahmet Mesut Mudu, kendisine gönderilen ve Adil Serdar Saçan’ın yaptığı işkencenin en önemli delili olan sağlık raporunda bulunan imzayı haksız gerekçeler öne sürerek incelenemeyeceğini öne sürdü ve savcılığın talebini sonuçsuz bıraktı. Daha sonra Adli Tıp Kurumu imzanın incelenebileceğini gösterdi.

2012 YILI

  • Dönemin Mali Suçlar Şube Müdürü FETÖ/PDY davası tutuklu sanığı Yakup Saygılı, Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği 14.07.2012 tarihli yazıda, emniyete VPN sistemi üzerinden simhacetin@hotmail.com isimli hesap üzerinden bir ihbar geldiğini ve bu mailde güya Adnan Oktar’ın evinde tarihi eser sakladığı iddia edildiğini belirtti. Bunun üzerine Adnan Oktar hakkında arama ve gözaltı kararı verilmesi talep edildi. Ancak, söz konusu mail hesabının sahte olduğu, sahte ihbarın klasik bir FETÖ taktiği olan yurt dışından VPN denilen IP gizleme tekniğiyle gönderildiği ve ihbar içeriğindeki iddiaların iftira olduğu anlaşıldı. Yakup Saygılı ve diğer sorumlu polis memurları hakkında Adnan Oktar ve arkadaşlarının yaptığı şikayetler neticesinde, EGM Merkez Disiplin Kurulu’nca idari soruşturma yapıldı ve neticesinde 10.07.2014 tarih ve 14/314 nolu karar ile 24 ay terfi durdurma cezası verildi.

STANDART KRİPTO FETÖ TAKTİKLERİ

Son 30 yıllık yakın tarihimizde, kendini kamufle eden kripto FETÖ’cülerin uyguladığı taktikler hakkında artık önemli bir tecrübeye sahip olduk. Bu taktiklerin başında, devletin stratejik noktalarına sızarak ele geçirdikleri geniş imkanları kullanıp, tehdit olarak gördükleri kişilere yönelik kumpas kurmak gelmekte. Emniyette ve orduda, aynı zamanda yargıda yer alan adamları sayesinde kumpası kuracak malzemeleri de bu kumpası uygulayacak kişileri de ayarladılar. Sonrasında yaşanan yargı sürecinde ise, yine kendi elemanları sayesinde suçsuz insanların ceza almasını sağladılar, kurdukları kumpasların deşifre edilmesinin önüne geçtiler.

Bilindiği gibi İngiliz derin devletinin kontrolündeki FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından, halkıyla birlik olup bu alçak saldırıyı durdurmuş olan hükümetimiz süratle Türkiye’nin her noktasına yayılmış FETÖ’cülerin peşine düşmüştü. Bu takipler neticesinde, darbe girişimine iştirak edip hakkında hüküm verilmiş kişiler dışında Emniyet Teşkilatında FETÖ’cü olduğu tespit edilen tam 2 bin 549 kişinin rütbesi söküldü.[1] 3 bin 920 FETÖ mensubu hakim ve savcı ise ihraç edildi.[2] (Bu tespit halen tamamlanamamıştır; keza, operasyonlar devam etmektedir.) İşte tam da bu sırada FETÖ kumpas taktiklerinin başında gelen “sahte ihbar” mekanizması farklı bir amaç için tekrar devreye sokuldu. FETÖ yandaşları, uzmanı oldukları sahte ihbarları 2 temel gerekçeyle kullanmaya başladı:

  1. FETÖ’cüler tarafından Emniyet birimlerine onbinlerce sahte ihbar yağdırıldı, böylece adli makamların gerçek FETÖ’cülerle ilgilenebilmesinin engellenmesi veya en azından geciktirilmesi hedeflendi. Temel amaç, hedef saptırmaktı.
  2. Bu onbinlerce ihbar neticesinde emniyet güçleri ister istemez çok fazla kişiye ve kuruluşa FETÖ’cü muamelesi yapacak, gözaltılar ve mal varlıklarına el koymalar yaşanacak, suçsuz insanlar mağdur olacak ve böylece hükümete karşı halkta bir tepki dalgası yükselecekti. Özellikle yurtdışında olup sosyal medyayı kullanan FETÖ yandaşları, bu argümana tüm güçleriyle sarıldılar.

2016 yılının Ekim ayına gelindiğinde, yani darbe girişimin üzerinden 3 ay bile geçmemişken, Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre sadece Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan FETÖ’cü ihbarı sayısı 40.000’i bulmuştu. Yetkililer bu ihbarların herbirinin tek tek araştırıldığını, bu sürecin asıl işlerini yürütmelerini zorlaştırdığını vurgulamaktaydı.

Burada, Adnan Oktar ve arkadaşlarının yargılanmakta olduğu davanın soruşturmasını başlatan ihbarın da 4 Ağustos 2016’da, başarısız darbe girişiminin sadece 19 gün sonrasında yapıldığını hemen hatırlatalım. Emniyete hedef saptırmak ve en az 200-250 kişinin birden araştırılmasına yol açmak amaçlı yapılan bu sahte ihbara geçmeden önce, Adnan Oktar ve arkadaşlarının geçmişte yaşadığı benzer saldırıları kısaca özetleyelim.


[1] https://www.yenisafak.com/gundem/en-fazla-ihrac-emniyette-3443669

[2] https://www.takvim.com.tr/guncel/2017/09/08/iste-fetoden-ihrac-edilen-hakim-ve-savci-sayisi

KUMPASTA ÖN PLANA ÇIKAN SÖZDE MÜŞTEKİ: ÖZKAN MAMATİ

Bu çalışmanın ilerleyen bölümlerinde “Özkan Mamati” ismi çok sık geçecektir. Bunun da sebebi, Özkan Mamati’nin Adnan Oktar ve arkadaşlarına kurulan kumpasta önemli görevler üstlenmiş olmasıdır.

Özkan Mamati Adnan Oktar’ın arkadaş grubunda yaklaşık 15 yıl boyunca kalmış, birçok faaliyette bulunmuş, ancak sonra grupla ilişkisi kesilmiş bir kişidir. Adnan Oktar’ın yanında 15 yıl kalıp da peşinde koştuğu dünyevi çıkarları elde edememiş olması Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı duyduğu husumetin derecesini iyice artırmıştır. Bu husumet intikam alma isteği doğurmuştur.

İşte İngiliz derin devleti de tam bu aşamada devreye girmiştir. Adnan Oktar ve arkadaşlarına zarar verebilmek için, özellikle Türkiye’ye sık sık gelip giden Ed Husain isimli ajanını kullanmış, onun aracılığıyla husumetli Özkan Mamati’yi kontrolü altına almış ve kurguladığı kumpas doğrultusunda onu yönlendirmiştir. Kumpasın gerçekleşebilmesi için kimleri devreye sokacağı, kimleri tehdit ve baskı ile yönlendirebileceğine dair yönlendirmelerde bulunmuş, kumpasa dair kendisine birçok görev vermiştir. Mamati’nin önayak olduğu bu “görevler” neticesinde, Adnan Oktar ve arkadaşları hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda yürütülen gizli soruşturmanın seyri değişmiştir.

Bu iddiamız hayali bir komplo teorisi değil, çok fazla sayıda somut delile dayanan bir gerçektir. Bu çalışmada söz konusu delilleri tek tek ortaya koyacağız. Özkan Mamati’nin İngiliz derin devleti tarafından kurgulanan kumpası Adnan Oktar ve arkadaşlarına husumetli bir grubun lideri olarak nasıl etkinleştirdiğini, bu yolda insanları ve en önemlisi adli makamları nasıl kandırdığını delilleriyle göstereceğiz.

Elbette ki Özkan Mamati bu kadar büyük çapta bir kumpas faaliyetini tek başına gerçekleştirmemiştir, bunu yapacak alt yapı ve kapasiteye de sahip değildir. Bu kumpasın kurgulanmasında ve yürütülmesinde, geri plandaki espiyonaj, adli tıp birimleri, emekli emniyet ve yargı mensupları, psikologlar, psikiyatristlerve çeşitli uzmanlardan oluşan profesyonel bir ekipten, açık ve gizli işbirlikçilerden ve ortaklardan destek almıştır. Özkan Mamati, bu üst akıl gibi hareket eden ekibin yönlendirmeyeriyle, birçok kişiyitehdit ederek ve korkutarak yanına çekmiştir.

Özkan Mamati çocukluğunu ve gençliğini birçok sokak çetesinin faaliyette olduğu bir semtte geçirmiştir. Bunun da etkisiyle her zaman çete kavgalarına, mafya kültürüne, mafya dizilerindeki karakterlere ve olaylara içten içe hayranlık besleyen bir kişilik olmuştur. Bu gerçeği onu yakından tanıyan birçok kimse bilmektedir. İnstagramda paylaştığı resimler ve Adnan Oktar’ın arkadaş grubuna karşı yaptığı tehditler kullandığı üslup Özkan Mamati’nin ruh haline, kültür yapısına ve eylem tarzına işaret edecek niteliktedir:

Biraz düşündüm. Hepinizin a… s… Bakın sizi değil AİLENİZİ, ARKADAŞLARINIZI DA. Herşeyinizi elinizden alacağız. Temizlemek için en derine kadar kazıyacağız. Bakın sülalenizi kazıyacağız, sülalenizi. Birinizi huzurlu bırakan, birinizin burnundan getirmeyen … olsun. Hemen hissedeceksiniz başınıza gelenlerden, hemen ya hemen.”

(Özkan Mamati’nin Kasım 2017 tarihli bir instagram paylaşımı)

Adnan Oktar ve arkadaşlarını “kesin olarak dağıtmak ve bir daha bir araya gelmelerini de engellemek” amacıyla kurgulanan, Özkan Mamati gibi şahısların kullanıldığı kumpasta hukuk ve insan hakları tamamen devre dışı kalmış, netice itibarıyla sayısı 100’ü geçmiş hak ve hukuk ihlali yaşanmış, tüm Türkiye’nin gözü önünde masum insanların itibarları yok edilmiştir.

Şimdi bu karanlık kumpasın detaylarına biraz daha yakından bakalım…

ADNAN OKTAR VE ARKADAŞLARININ İSLAM’IN MODERN YÜZÜNÜ ORTAYA KOYMALARI İNGİLİZ DERİN DEVLETİNİ RAHATSIZ ETTİ

İngiliz derin devleti, Müslümanların dindar, medeni, modern ve kaliteli bir yapıda olmalarını asla istememektedir. Bu nedenle İslam toplumlarını dünyaya geri kalmış, kaba, kültürsüz, bilim karşıtı gösterebilmek amacıyla da bağnaz din anlayışının Müslümanlar arasında yayılmasını arzu etmektedir.

İngiliz derin devleti bu doğrultuda İslam ülkelerindeki radikal dini grupları gizliden gizliye destekler. Ülkede değişimi ve gelişmeyi savunan Müslümanların önünün kesilmesi ve susturulması için farklı yöntemler kullanır. Kendi hain amaçlarına göre yönlendirdikleri, Kur’an dışı bağnaz din anlayışını savunan ayrılıkçı Müslüman grupların sesinin daha çok çıkması için gerekli tedbirleri aldırır. Tüm bunları da elbette ki ilgili ülkedeki uzantılarının yardımıyla yapar. Bu uzantılar kimi zaman tanınmış bir alim olarak karşımıza çıkarken kimi zaman ise bir devlet görevlisi ya da bir siyasetçi olarak karşımıza çıkabilmektedir.

İngiliz derin devletinin bu planı ve yöntemleri elbette ki Türkiye için de geçerlidir. İngiliz derin devleti Türkiye’nin modern, bilime önem veren ve kaliteli bir toplum olmasını istemez. Böyle bir Türkiye’nin sadece İslam alemine değil tüm dünyaya güzel örnek teşkil edeceğini çok iyi bildiğinden ülkemizde bağnaz din anlayışını yaşatmak için var gücüyle çalışmaktadır. İngiliz derin devleti açısından, bağnaz din anlayışının Türkiye’de güçlenmesi hem Sayın Cumhurbaşkanımızın ve AK Parti’nin dünya çapında yanlış tanınmasının sağlanması hem de Türkiye’nin Avrupa’ya asla adapte olamayacak bir ülke olduğu imajının verilebilmesi için çok önemlidir. İngiliz derin devletinin bağnaz din anlayışını desteklemesindeki bir diğer önemli hedefi ise, AK Parti’nin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın ülkemizdeki insanların en az yarısı tarafından benimsenmesini engellemektir. İngiliz derin devleti sahil kesimlerimizin bu anlayışa yakın duruyormuş gibi gözüken bir iktidarı asla desteklemeyeceklerini bildiğinden özellikle Sayın Cumhurbaşkanımızı sözde bağnaz bir din anlayışına yakınmış gibi gösterecek koşulları oluşturmaktadır.

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Adnan Oktar ve arkadaşlarının modernliğe ve kaliteye önem veren, bilimi ve sanatı ön plana çıkartan din anlayışının İngiliz derin devleti tarafından neden tehlikeli bulunduğu da anlaşılmaktadır. İnsanlara dindar olmanın güzel olduğunu gösterme ve onları dindarlığa özendirme, İslam dininin aydınlık yüzünün yaygınlaşmasına vesile olma gibi özellikleri nedeniyle Adnan Oktar ve arkadaşları, İngiliz derin devletinin en büyük hedefi haline gelmiştir. Normal şartlarda İngiliz derin devletinin amacı, dindarları korkutucu göstererek, “Ak Parti’ye oy verirseniz siz de böyle yaşamak zorunda kalırsınız” mesajı vermek iken, Adnan Oktar ve arkadaşları, modern, dindar, hükümet ve devlet yanlısı ideolojileriyle bu oyunu bozmuşlardır. Adnan Oktar ve arkadaşlarının modern Müslümanların da Türkiye’de rahatça yaşayabildiklerini gösteren kültürel ve sosyal faaliyetlerinin sorunsuz devam etmesi, Türkiye aleyhindeki karalayıcı kampanyaları geçersiz kıldığından, böyle bir durum da Sayın Cumhurbaşkanımızın lehine olacağından İngiliz derin devleti sorunu kendince kökten çözmeyi uygun bulmuştur. Bu çözüm de Adnan Oktar’ın arkadaş camiasının sözde bir daha toplum karşısına çıkamayacak hale getirilmeleridir. Haklarında yürütülen soruşturma ve dava dosyalarındaki tüm çirkin ve hayali suçlamaların ana nedenlerinden biri, toplumun camiayı sapkın bir suç örgütü gibi görerek dışlamasıdır. İngiliz derin devleti tüm bunları başardığı takdirde çalışmaları durduracağını düşünmekte ve bu şekilde insanların bilinçaltında, camiaya yapılan tüm zulmün Sayın Cumhurbaşkanımız ve AK Parti’den geldiği gibi bir düşünce oluşturacağını zannetmektedir. İngiliz derin devletinin kültürel çalışmalarımızı durdurmaya çalışmasının bir nedeni de bu çalışmaların AK Parti iktidarının fikri zeminini oluşturmasıdır. Adnan Oktar ve arkadaşlarının, Türk halkının dindarlaşması dolayısıyla da dine önem veren bir parti olan AK Parti’yi seçmesinde önemli etkenlerden biri olan kültürel faaliyetleri, İngiliz derin devletinin planları açısından büyük bir engel teşkil etmektedir. İşte bu nedenle, İngiliz derin devletinin önderliğinde Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik kirli bir kumpas düzenlenmiştir.

KUMPASIN GİZLENEN HEDEFİ: CUMHURBAŞKANIMIZ SAYIN RECEP TAYYİP ERDOĞAN’A ZARAR VERMEK

İngiliz derin devletinin Türkiye ile ilgili önemli planlarından biri de Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğine son vermektir.

İngiliz derin devleti hiçbir ülkede bağımsız, halk tarafından desteklenen ve sağlam karakterli bir liderin görevde olmasını istememektedir. Tarihi boyunca bu stratejiyi güden İngiliz derin devleti, Türkiye’de tam da bu isteğine zıt bir liderle karşı karşıya kalmıştır. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, yerli, milli, güçlü ve geniş vizyon sahibi bir liderdir. Dindar olan ve dini değerlerimizin yücelmesini isteyen bir kişidir. İngiliz derin devleti, hükmedemediği ve benimsemediği yapıda bir lider olan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmek istemektedir. Bu nedenle de ülkemizde devletimizin, milletimizin ve İslam’ın lehine olabilecek her gelişmeyi engellemeye çalışmaktadır. Çünkü bunları engelleyemediği takdirde, ülkemizin gücünün daha da artacağını ve milletimizin de Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a verdiği desteği sürdüreceğini çok iyi bilmektedir.

İngiliz derin devleti, hükmedemediği ve dindarlığı, ülkesinin menfaatlerini düşündüğü, tüm İslam camiasına sahip çıktığı için benimsemediği tipte bir lider olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmek istemektedir. İngiliz derin devletinin son dönemde bu hedef doğrultusundaki haince atılan en büyük adımı 15 Temmuz 2016 tarihinde atılmıştır. Nitekim bu tarihteki darbe girişiminin hemen ardında gizlenen işgal planı İngiliz derin devleti ile FETÖ arasındaki bağı da ortaya çıkarmıştır.

Mart 2014 tarihinde, Amerika’nın Türkiye hükümeti karşıtı düşünce kuruluşlarından Bipartisan Policy Center’ın internet sayfasında yayınlanan bir analiz raporunda, “Türkiye’de hükümet ile Gülencilerin arasının gitgide açıldığı”, “ordunun içindeki Gülencilerin rahatsızlanmaya başladıkları”, “dönemin Başbakanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın artık devrilmesi gerektiği” ve “bunun ancak bir DARBE HAREKETI ile mümkün olabileceği” açık açık ifade edilmiştir. Daha da ileri gidilerek, ” Genelkurmay Başkanının bu kalkışmaya iştirak etmeyeceği” dahi dikkate alınmış ve söz konusu darbenin “tıpkı 1960 darbesinde olduğu gibi düşük rütbeliler tarafından yapılabileceğinin” altı çizilmiştir. Türkiye’deki 15 Temmuz hain darbe girişiminden tam olarak 2 SENE önce, yani 2014 yılında yayınlanmış olan ve Türkiye eski büyükelçilerinden Türkiye hükümeti karşıtı Eric Edelman ve Morton Abromowitz tarafından hazırlanmış olan bu darbe raporunun altında, İngiliz derin devletinin oldukça iyi tanınan kurmaylarından Ed Husain’in ve Gezi olaylarında da başrollerde olan Henri Barkey’in imzası bulunmaktadır. Hatırlanacağı gibi Henri Barkey, hem HSBC patlamasında hem Gezi Olaylarında hem de 15 Temmuz darbesinde esrarengiz bir şekilde Türkiye’de olan ve 15 Temmuz hain darbe girişimini Büyükada toplantısında planlayan ve koordine eden isimdir.[1]

15 Temmuz darbe girişimini, hiç çekinmeksizin, 2 sene önce en ince ayrıntısına kadar anlatan bu rapordan da anlaşılabileceği gibi, bu darbenin planlayıcısı, kurgulayıcısı ve üst aklı, İngiliz derin devletidir.

Tıpkı Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik bu kitabın konusunu oluşturan kumpasın planlayıcısının, kurgulayıcısının ve üst aklının İngiliz derin devleti olması gibi…

Sayın Cumhurbaşkanımızın devrilmesi amacıyla da yürürlüğe sokulan Türkiye’yi işgal planı ilk kez bugün ortaya çıkmış değildir. 2016 yılında hain darbe girişimi eşliğinde düşünülen son işgal girişiminin geçmişi neredeyse 100 yıl öncesine; Osmanlı’yı parçalayan Sykes-Picot Anlaşması’na kadar gitmektedir. Osmanlı’yı parçalama amacıyla düzenlenen Sykes-Picot Anlaşması’nın ve Anadolu’yu parçalayan Sevr’in ön gördüğü harita bugün hala birtakım zihinlerde yürürlüktedir. İlk haline göre ufak tefek farklılıklar gösteren bu harita Haziran 2006’da ABD Ordusu’nun resmi yayın organı Armed Forces Journal‘de yayınlanan Albay Ralph Peters imzalı “Kanlı sınırlar” başlıklı makalede ortaya çıkmıştır. Aşağıda söz konusu harita yer almaktadır:

(Haritadaki sözde Kürdistan kırmızı renkle silinmiştir)

İşte bu haritadaki sınırları yaklaşık 200 yıldır hayal eden İngiliz derin devleti dün nasıl Osmanlı’yı parçalamak için Arapları kullanmışsa bugün de Türkiye’yi parçalamak için hem PKK’yı hem de FETÖ’yü kullanmaktadır.

İngiliz derin devletine göre, FETÖ’nün 15 Temmuz’daki darbe girişimi sadece Türkiye’deki yönetimin değişmesiyle sonuçlanmayacaktı. Hedef daha büyüktü. Nitekim darbe girişiminden bu yana ortaya çıkan gerçeklere baktığımızda, girişimdeki diğer hedeflerin iç savaş çıkarmak ve bu bahane ile ülkemizi işgal etmek, nihai olarak da Güneydoğu Anadolu’yu Türkiye’den koparmak olduğu görülmektedir.

Bu noktada, FETÖ elebaşının bir konuşması daha anlamlı hale gelmektedir. Bilindiği gibi teröristbaşı Fetullah Gülen, bir konuşmasında, tabanını bu işgale hazırlar bir açıklama yapmıştır. Gülen Haçlının ülkenizi işgal etmesi, çok tehlikeli değildir; çünkü sizin ve onların arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar, sizin kadınlarınıza kızlarınıza ilişmezler, mâbedinize ilişmezler; ilişmemiş Haçlılar” diyerek 15 Temmuz girişiminin asıl gayesini açık etmiştir. Nitekim İngiliz Daily Express Gazetesi de İngiliz hükümetinin 15 Temmuz hain darbe girişimi nedeniyle Türkiye’ye yönelik askeri bir operasyon planladığını, hatta bu görevi gerçekleştirecek askerleri Güney Kıbrıs’ta bulunan İngiliz üssüne gönderdiğini yazmıştır. “SAS Troops Poised to EVACUATE Britons From Turkey Amid Fear of SECOND Military Coup” (İkinci Bir Askeri Darbe Korkusuyla İngilizleri Türkiye’den Tahliye Etmek İçin SAS Askeri Birlikleri Hazırdı) başlıklı yazıda şu ifadeler dikkat çekmektedir:

“Acil durum planları hazırlayan savunma yetkilileri ve silahla donanmış askerler, Özel Kuvvetler Destek Mangası’yla beraber gözde bölgelere uçarak turistleri ve aileleri evlerinde güven içerisinde tutmak için hazırlar.”

Haberde İngiliz askerlerinin Türkiye’ye güya “İngiliz turistleri kurtarmak için” girecekleri yazılmıştır. Dahası habere göre İngiliz askerleri bu operasyona müdahale etmeye kalkışacak “yerel isyancılara” ateş etmekte serbest olacaklardı. Senaryonun devamında “güvenli bölge” olarak tanımlanan işgal bölgelerine de yer verilmiştir. Anlaşılan, İngiliz birlikleri Türkiye içerisinde ”güvenli bölgeler” oluşturacaklardı ve havalimanları İngiliz vatandaşlarının havayolu ile ülkeden çıkarılmaları için kullanılacaktı. Önce pek çoğu Lübnan’a götürülmek üzere SAS komandoları eşliğinde tahliye başlatacaklardı. Yani bir bakıma İngiltere tarafından, 15 Temmuz darbe girişimi için her nasılsa daha önceden tedbirler alınmıştı.

15 Temmuz 2016 tarihli hain işgal girişiminde dikkati çeken bir başka husus da İngiliz derin devletinin darbe girişimi başlar başlamaz etkin olduğu kurumlar üzerinden Sayın Erdoğan aleyhinde kara propagandaya başlamış olmasıdır. Bunlardan birinde, İngiltere’nin ünlü Mirror Gazetesi Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın darbe girişimi başladıktan hemen sonra güya özel jetiyle ülkemizden kaçtığı yalanını uydurup tüm dünyaya şöyle yaymıştır.


(Mirror Gazetesinin yalan haberi: Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ordunun darbe girişiminden sonra ‘ülkeyi özel jeti ile terk etti’)   

Burada sadece çok özet olarak sunduğumuz bazı bilgilerden de anlaşıldığı üzere, İngiliz derin devleti, FETÖ’nün darbe girişimini organize ederek ülkemizde hain bir işgal yapmayı hedeflemiş, böylelikle de Sayın Cumhurbaşkanımızı devirmeye çalışmıştır. Ancak bu çirkin planlar tarihte örneği defalarca yaşandığı gibi kahraman milletimiz tarafından bozulmuş, Türkiye işgal edilememiş, Sayın Cumhurbaşkanımız ise olması gerektiği gibi görevinin başında kalmıştır.

İşte bu noktada İngiliz derin devletinin darbe girişimiyle bağlantılı olarak hazırladığı B planı devreye girmiştir. Bu plana göre, Sayın Cumhurbaşkanımız milletin ona verdiği desteğin azaltılması suretiyle ve özellikle dindar-sağcı kesimin etkisinin giderilmesiyle görevden alınacaktır. O halde burada bakmamız gereken İngiliz derin devletinin asıl hedef aldığı ilk husus, Sayın Cumhurbaşkanımıza kimlerin en fazla desteği verdiğidir.

Sayın Cumhurbaşkanımıza en güçlü destek verenlerin arasında herkesin bildiği üzere Türkiye’deki cemaatler de yer almaktadır. Cemaatler, Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü bir şekilde iktidarda kalmasının en büyük sebeplerinden birini oluşturmalarının yanı sıra, yüzyıllardır İslam’ın bayrağının dalgalanmasına da vesile olmaktadırlar. Bu durum elbette İngiliz derin devletinin menfaatleri ve hedefleriyle ters düşmektedir. Dolayısıyla, İngiliz derin devleti için ilk planda devre dışı bırakılması gerekenler cemaatlerdir. Keza, genel stratejisine bakıldığında cemaatlerin İngiliz derin devleti tarafından hedef alınmaması mümkün değildir. Zaten beklenen olmuş ve cemaatler FETÖ üzerinden yürütülen bir algı operasyonuyla topyekûn tehlikeli yapılar gibi gösterilerek hedef haline getirilmişlerdir.

Her ne kadar cemaat olarak nitelendiremeyecek olsa da, dindar bir arkadaş grubu olarak burada en büyük pay Adnan Oktar ve arkadaşlarına düşmüştür. Adnan Oktar ve arkadaşlarının Sayın Cumhurbaşkanımız’a geçmişten bugüne devam eden desteği, özellikle 17-25 Aralık olaylarında ve Gezi olaylarında tavizsiz şekilde Hükümetimizin yanında olmaları ve bu desteğin ciddi etkiler uyandırması ve son olarak da 15 Temmuz’da Adnan Oktar’ın darbecilere karşı gerçekleştirdiği 12 saatlik canlı yayını (RTÜK tarafından hakkında rapor yayınlanarak övülmüştür), Adnan Oktar ve arkadaşlarını İngiliz derin devleti için birinci hedef haline getirmiştir. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a 25 yıldır kesintisiz destek veren Adnan Oktar ve arkadaşları, Sayın Cumhurbaşkanımızın zayıflatılması amacıyla iftiralar üzerine kurulu bir komploya uğratılmışlardır. Sayın Cumhurbaşkanımıza sadece Türkiye’de değil tüm dünyada en güçlü akılcı ve bilimsel desteği veren topluluk olan Adnan Oktar ve arkadaşları susturulmaya çalışılmıştır.Böylelikle Sayın Cumhurbaşkanımızın gücü zayıflatılmak istenmiştir. Adnan Oktar ve arkadaşlarına kurulan komplonun Sayın Cumhurbaşkanımıza da kurulmuş olan bir komplo olduğunu söylemek abartılmış bir görüş değil, son derece mantıklı ve gerçeklere uygun bir tespittir.

İNGİLİZ DERİN DEVLETİ ADNAN OKTAR VE ARKADAŞLARINA KARŞI NEDEN KUMPAS KURGULADI?

İNGİLİZ DERİN DEVLETİ ADNAN OKTAR VE ARKADAŞLARINI, İDEOLOJİSİNE KARŞI BÜYÜK BİR TEHDİT OLARAK GÖRDÜ

Adnan Oktar ve arkadaşlarına düzenlenen komplonun arkasında İngiliz derin devleti bulunmaktadır. Adnan Oktar, 2016 yılına yaklaşırken önceleri A9 TV’de konuk olarak katıldığı canlı televizyon programlarında, ilerleyen dönemlerde ise yazdığı eser ve makalelerinde İngiliz derin devletinden bahsetmiş, bu yapının Peygamber Efendimiz (sav)’in ahir zamanda ortaya çıkacağını belirttiği Deccal’in başını çektiği yapılanma olduğuna işaret etmiştir. İngiliz derin devletinin Deccal’in kontrolünde olduğunu söyleyen ve bu bağlamda hangi stratejileri yürüttüğünü dünyada ilk açıklayan kişi Adnan Oktar’dır.

Deccal birçok Müslümanın yüzeysel de olsa bilgi sahibi olduğu bir kavramdır. Çok kısaca özetlemek gerekirse, Peygamber Efendimiz (sav) ve büyük İslam alimlerinin anlatımlarına göre, Deccal ahir zamanda dünya genelinde kötülüğü, savaşı ve ahlaksızlığı yaymak için çaba harcayacaktır. Deccal, elbette ki bu çalışmalarını tek başına yapmayacak, dünya çapında örgütlenmeye gidecektir. Deccal’in ana amacı dinsiz bir dünya düzeni kurmaktır.

Deccalin dinsiz dünya düzeni kurmak için kullandığı en önemli silahlardan biri, evrim teorisidir. Bilimin her geçen gün daha fazla önem kazandığı bu çağda, dinsizlik akımları da bilimsel bir kılıfa bürünme zorunluluğu duymuş bu yüzden de evrim teorisi sahneye sürülmüştür. İşte Adnan Oktar’ın yaklaşık 40 yıldır evrim teorisine karşı verdiği mücadele burada büyük önem kazanmaktadır. Adnan Oktar’ın Deccaliyet olarak tanımladığı İngiliz derin devleti, kendi ideolojisine karşı açık ve etkin mücadele veren Adnan Oktar’ı hedef almıştır. İngiliz derin devletine göre, kendi ideolojisinin dünya çapında etkin olması için evrim teorisi mutlaka yaşatılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır. Nitekim, dünyadaki savaşlar, çatışmalar, mezhep ve ırk savaşları, Müslüman ülkelerin birbirlerine adeta düşman hale getirilmesi bu çabanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İslam Birliği’nin oluşamamasının da sebebi İngiliz derin devleti olmuştur.

Adnan Oktar’ın çalışmaları ise tüm dünyaya yayılmış durumdadır ve İngiliz derin devletinin hedeflerinin önünde büyük bir settir.

Adnan Oktar’ın Kuran-ı Kerim’deki bilimsel mucizeleri, evrendeki yaratılış delillerini anlatan eserleri de akıl ve imanın bir araya gelmesini asla istemeyen İngiliz derin devleti için büyük risk teşkil etmektedir. İngiliz derin devleti Allah’a şuurlu bir şekilde iman etmiş halk kitlelerini kendi hedefleri açısından tehlikeli görmektedir. İngiliz derin devleti kolay kontrol altına alacağı korkak, menfaatçi, ikiyüzlü, kibirli, bencil ve psikolojisi bozuk halklar oluşturmayı istemektedir. Allah’a kesin bir bilgiyle iman eden insanlarda bu gibi özellikler bulunamayacağı için, İngiliz derin devleti açısından, Adnan Oktar’ın, insanların akılla Allah’ı kavramalarını sağlayan eserleri mutlaka engellenmelidir. Bunlara benzer şekilde, Adnan Oktar’ın PKK karşıtı ve İslam Birliğini savunan çalışmaları da İngiliz derin devletinin asla kabul etmeyeceği çalışmalardır. Çünkü İngiliz derin devleti, güçlü bir İslam anlayışının hakim olmasının, bütün sinsi projelerini ortadan kaldıracağını gayet iyi bilmektedir. Nitekim, 200 yıl evvel “Kur’an-ı Kerim yok edilmedikçe, Avrupa’ya barış gelmeyecek. Kur’an’ı Müslümanların elinden almalıyız”[1]diyen İngiltere eski Başbakanı William Ewart Gladstone’un takipçileri, bugün tüm güçleriyle Kur’an’ı Müslüman dünyasından uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Bunda da belli oranda başarılı olmuşlardır. Kur’an’ı Kerim, Müslümanların elinden geniş çapta alınmış, yerine hurafelerle dolu bağnaz bir felsefe konmuştur. İngiliz derin devletinin günümüz siyasetinin, daima Müslümanların elinden gerçek İslam’ı, yani Kur’an Müslümanlığını almak olduğu asla unutulmamalıdır. İngiltere’nin derin güçleri, Kur’an Müslümanlığının olağanüstü kaliteli, barış ve sevgi kaynağı, tam demokratik bir model olduğunu gayet iyi bilmektedirler. Böyle bir modelin, mutlaka dünya çapında galip geleceğinin ve kendilerinin inşa etmeye çalıştığı sahte sosyalist- komünist-anarşist-emperyalist sistemi yok edecek güçte olduğunun farkındadırlar. İşte bu farkındalık nedeniyledir ki, İngiliz derin devletinin asıl mücadelesi, gerçek İslam ile olmuştur. Yaklaşık 300 yıldır bölgemizde İslam’ın ve Türklerin gücünü kesmek isteyen İngiliz derin devletinin ana hedeflerinden biri Türkiye’dir. Türkiye’yi Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak gören İngiliz derin devleti, 19 ve 20. yüzyılda yaşamış ideologlarının da belirttiği gibi, Türkiye’yi bölüp Türkleri Orta Asya steplerine geri göndermek istemektedir. İngiliz derin devletinin Türkiye’yi bölmek için kullandığı örgütlerin başında da milletimizin kanını döken PKK gelmektedir.

Bu çirkin projenin yürürlükte olduğu bazı yazarların da dikkatinden kaçmamış ve konuya ilgiyle yönelmelerine sebep olmuştur. Örneğin, Hasan Atilla Uğur, “Abdullah Öcalan’ı Nasıl Sorguladım” isimli kitabında, Abdullah Öcalan’ın kendi ağzından “Bakın bizim konumuza en akıllı yaklaşan İngiltere’dir. Bazı lordlar benimle görüşüp ‘Sizi destekliyoruz’ dediler… Gizli olarak en büyük destek hep İngilizlerindir” dediğini belirtmiştir. Arslan Tekin tarafından yazılan “İmralı’daki Konuk” isimli kitapta ise, Abdullah Öcalan’ın kendi ağzından “İngiltere’nin PKK yaklaşımını iyi anlamak gerekir. Şahsi yorumum, İngiltere kendine göre Kürt harekâtı üzerinde derin politikaların içindedir. Bazılarını yanına çeker, bazılarını harcar, destekler gibi yapar…” dediğini belirtmiştir. Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan 30.07.2015 tarihli haberde geçtiği üzere, PKK’nın bir uzantısı olan YDG-H’ın kurucularından Kerem Berti kendi ağzından PKK, İngiltere tarafından kurulan bir örgüttür diye itiraf etmiştir. Keza BOP, özellikle o toprakları PKK’ya teslim etmek üzere kurgulanmış bir İngiliz derin devleti projesidir.

İşte Adnan Oktar’ın PKK’yı korkusuzca, etkin ve kapsamlı şekilde hedef alması, İngiliz derin devletinin Adnan Oktar’ı kültürel faaliyetlerinden alıkoymak istemesinde önemli bir faktör olmuştur. PKK’nın ideolojisini çürüten, PKK ile mücadele yöntemlerini anlatan eserler yazan Adnan Oktar, PKK’nın ideolojisini yaşatarak ülkemizi bölmek isteyen İngiliz derin devletini rahatsız etmektedir.Nitekim PKK’nın ideolojisi çöktüğü takdirde, örgüt üye toplayamayacak, gitgide zayıflayacak, bu da İngiliz derin devletinin ülkemizi bölme hayallerini tamamen yıkacaktır.

Adnan Oktar’ın İslam Birliğini savunan çalışmalarının İngiliz derin devletini rahatsız etmesi de bu şekilde açıklanabilir. Türkiye’nin ve İslam aleminin tamamen bölünmesi İngiliz derin devleti için en önemli hedeflerden biridir. İslam alemi ele geçirilirse Deccaliyeti durduracak bir güç kalmamaktadır. İslam aleminin birleşmesi ise bunun aksine Deccaliyetin sonu demektir. Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (Al-i İmran 103) ifadeleriyle müminlere verdiği emri gereği bütün Müslümanların dünya çapında İslam Birliğini gerçekleştirilmesi şarttır. Bu, Adnan Oktar’ın da üstlendiği bir düsturdur. İslam Birliği ise, Deccaliyetin dinsiz dünya devleti hedefiyle taban tabana zıttır, bunun da ötesinde kendi varlığına direkt tehdit teşkil etmektedir. Dolayısıyla, deccaliyet için muhtemel bir İslam Birliği, mutlaka durdurulması gereken bir hedef konumundadır.

HUKUK SİSTEMİNE VURULAN BÜYÜK DARBE: KUMPAS

Son dönemlerde özellikle Türkiye’de “kumpas” sözcüğünü sıklıkla duyar olduk. Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı ve pek çok kişiyi, aileyi suçsuz yere mağdur eden kumpas davaları, unutulmuş veya geride kalmış değil. Bu davalar, pek çok kişinin yıllarca suçsuz yere cezaevinde kalması, ailelerin perişan olması, bazı kişilerin cezaevlerinde yaşamlarını yitirmeleri ile sonuçlanmıştır. Dahası, bu kumpas davaları, devlete olan güvende zedelenmelere yol açmış, ülkemizi iki kutuplu hale getirmiştir.

Kumpasların aslında temel amacı devletleri güçsüzleştirmektir. Bunun planını yapanlar, genellikle ülke içinde konuşlanmış FETÖ gibi terör örgütlerini kullanan derin güçlerdir. Türkiye’deki kumpaslar ve darbe girişimi de asıl olarak arka plandaki derin deccali üst aklın, yani İngiliz derin devletinin kontrolünde gerçekleşmiş projelerdir. Bu proje aslında yüz yıllardır yürürlüktedir. Osmanlı’nın yıkımı İngiliz derin devletinin eliyle olmuştur. Bu aşamadan sonra kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni de her fırsatta ortadan kaldırmaya çalışmış, darbeler, iç çatışmalarla istikrarsız bir ülkenin çöküşünü sağlamaya çalışmıştır. Adnan Menderes’e kurulan kumpas, 6-7 Eylül olayları, 1 Mayıs olayları, 12 Eylül darbesi ve bunu izleyen diğer darbe ve muhtıralar, PKK saldırıları ve bunun gibi ülkemizi sarsan sayısız olay İngiliz derin devleti üretimidir. İngiliz derin devleti, tarih boyunca Türkiye devletini ortadan kaldırmaya ve bu değerli milleti abluka altına almaya çalışmıştır. Fakat Atatürk’ün kurduğu bu Cumhuriyet, bu imanlı millet, İngiliz derin devletinin tüm oyunlarına rağmen dipdiri ayakta kalmıştır.

Özellikle son dönemlerde, İngiliz derin devletinin asırlardır devam eden bu amacı, daha da kendini gösterir bir hale gelmiştir. 17-25 Aralık olayları, ardından gelen hain darbe girişimi hep İngiliz derin devletinin planıdır. İngiliz derin devleti, şu an her zamankinden daha acımasız bir politika içindedir, çünkü şu anda, Türkiye güçlü bir ülke olarak ön plana çıkmış durumdadır. Sn. Cumhurbaşkanımız’ın liderliği ve özellikle Müslüman ülkelere sahip çıkışı, kendisini İngiliz derin devletinin hedefi haline getirmiştir. Dolayısıyla, şu aşamada İngiliz derin devleti için amaç, Türkiye devletini ve özellikle iktidardaki hükümeti zayıflatmak, Cumhurbaşkanımızı halkın nezdinde güçsüz konuma getirebilmek ve genel başkanı olduğu partiyi iktidardan indirebilmektir. Sn. Cumhurbaşakanımız ve Hükümetimiz, şimdiye kadar İngiliz derin devletinin bütün kirli planlarına direnmiştir. Fakat tehlike geçmiş değildir. Türkiye, halen İngiliz derin devletinin hedefinde bir ülkedir ve İngiliz derin devleti, kirli oyunlarını halen aleni şekilde ülkemiz üzerinde oynamaktadır. Bunun için de yargı, emniyet gibi ülkemizin çeşitli birimlerini kullanmaya devam etmektedir.

Kumpasları elverişli hale getiren altyapı şöyle özetlenebilir:

  • Tek bir isimsiz ihbar ile soruşturma başlatılabilmektedir.
  • Bu ihbarın kaynağının kim olduğu, gerçek kişi olup olmadığı, doğru söyleyip söylemediği sorgulanmamaktadır.
  • “FETÖ’yle iltisaklı” vurgusu, iftiranın dikkate alınması için yeterli olmaktadır.
  • Aynı yalanları söyleyen bol miktarda sahte şikayetçi toplanmakta, şikayetler için delil aranmamaktadır.
  • Sadece beyanlardan oluşan iddianameler hazırlayan ve içine algı yönetimi için gerekli olan kelime ve yorumlarını katan karşıt görüşlü savcılar özellikle devreye sokulmaktadır.
  • Gizli tanıklar, isimsiz müştekiler, adının açıklanmasını istemeyen şikayetçilerin beyanları yine davaların sözde en büyük “gerekçesini” oluşturmaktadır. Somut delil ise yoktur.
  • Beyanlar farazi, hayali ve geniş zamanlı anlatımlar içermektedir. Bu ifadelerde sözde suçun işlendiği belirli bir zaman, yer, detay olmadığından, bu iftiranın yalanlanma ihtimali de ortadan kalkmaktadır. Bu yöntem, kişinin kendi suçsuzluğunu ispat edememesi için özel olarak seçilmektedir.
  • Etkin pişmanlık müessesi, o an için hapisten kurtuluş için tek yoldur. Bu nedenle her türlü iftiranın sıralanması için yeterli bir sebeptir. Ortada bir örgüt ve suç olmadığı halde hapse atılan kişinin bu müesseseden yararlanabilmesinin tek yolu yalan söylemektir.
  • Gerekçesiz ve hayali suçlarla tutuklanan sanıkların kendilerini savunma imkanları yokken, basında haklarında sayısız karalama faaliyeti rahatlıkla yapılabilmektedir. Bunu engelleyen hiçbir hukuki yaptırım uygulanamamaktadır.
  • Yine sanıklar gerekçesiz olarak tutuklu tutulurlarken, karşı tarafın avukatları, taraftar toplamak adına, tehdit, korkutma, baskı yöntemini kullanarak etkin pişman devşirmesi yapabilmektedirler.
  • Soruşturmalar hakkında olabilecek en hızlı şekilde gizlilik kararı verilmektedir.
  • Gizlilik kararları, sanıkların tüm savunma haklarını ellerinden almakta, iddianame açıklanana kadar (ki bu süre genelde 1 yıldan aşağı olmamaktadır) elleri kolları bağlı olarak tutuldukları cezaevlerinde çaresiz beklemelerine neden olmaktadır. Ama karşı tarafa ve basına bir şekilde dosya servis edilebilmektedir.

Ortada delilin olmadığı, sadece yoğun propagandalarla oluşturulan soruşturmalar, bu saydığımız uygulamalar neticesinde gerçek gibi lanse edilebilmektedir. Dolayısıyla, yukarıdaki şartlar sağlandığında bir kumpas davasının oluşturulabilmesinin önünde hiçbir engel kalmamış olmaktadır.

İçinde FETÖ vurgusunun bulunduğu asılsız bir ihbar, özel olarak seçilmiş, menfaat sağlanmış veya korkutulmuş bir kısım kişilerin aynı dönemlerde benzer yalan ifadeler vermesiyle başlatılan bir operasyon, bu ifadeler esas alınarak yapılan hükümsüz bir polis sorgusu ve yine aynı ifadelere dayanarak verilen tutuklama emri… Bu süreçte, zaten kumpas belli bir plan dahilinde işlediğinden, şüphelilerden alınan hiçbir cevabı doğru kabul etmeme, onların savunmalarını almama ve onların fikrine danışmama büyük önem arz etmektedir. Nitekim böyle davaların iddianamelerinde iddia makamı, sürekli olarak şüphelinin sözde “örgütü” korumak adına yalan söylediği yorumuna varmaktadır. Şüphelinin suçlamaları kabul etmemesi, aksini ispatlayan hiçbir somut delil olmadığı halde hiçbir zaman geçerli veya doğru bir cevap olarak kabul edilmemektedir. Çünkü kumpaslar genellikle suç ve suçluyu aramak için değil, olmayan suçtan üretilmiş sözde suçluyu ifşa etmek için kurgulanırlar. Bu nedenle, zaten baştan şüphelilerin savunmalarının, açıklamalarının hiçbir hükmü olmamaktadır.

Gri Propaganda Yöntemi ile Tarih Boyunca Suni Suçlular Meydana Getirilmiştir

Gri propaganda, uygulanabilecek en sinsi propaganda türüdür. Üretim yeri düşman kaynaklardır. Onlar tarafından kurgulanır; onların emrindeki veya etkisindeki ajanlar ve yancılar tarafından yaygınlaştırılır. Sistemli şekilde kişilerin veya toplulukların yıpratılması, yalanlanması ve karalanması üzerine kurulu yalan haber yayma sistemidir. Bu haberler yayılırken toplumda karşılık bulacak ve merak uyandıracak türden olmalarına önem verilir. Ortaya iddialar atılır; ancak bu iddialar öyle bir kapsamdadır ki, bunların doğruluğunu kanıtlamak mümkün olmadığı gibi doğru olmadıklarını ortaya çıkarmak, yani yalanlamak da mümkün değildir.Kurgulanma şekli, sıradan bir olaya onlarca yalan dahil edip muhatabı küçük, gülünç veya suçlu konumuna sokma şeklindedir. Önemli olan senaryonun toplum tarafından kabul görüp görmeyeceği ve topluma yeterince yaygınlaştırılıp yaygınlaştırılamayacağıdır. Bu ikisi sağlandığında hedeflenen kişi veya kişiler, toplumun en suçlusu görünümüne çok kısa bir sürede sokulabilir.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, gri propagandayı şu sözlerle tanımlamıştır:

“Burada en çok işe yarayan psikolojik savaşta da kullanılan ‘gri propaganda’ yöntemidir, yani SÖYLENTİLERLE HÜKME VARMAKkaynağı belirsiz veya yanlış kaynaktan ortaya çıkan, KANITLANMAYAN, kulaktan dolma bilgilerden oluşan söylentilerle bir hükme varmak. … Dezenformasyon ortaya çıkıyor, çeşitli varsayımlar ve hayali fikirlere, KİŞİ SANKİ KANITLANMIŞ BİR DOĞRU GİBİ İNANMAYA BAŞLIYOR.Burada olgu ve algı farklı bir şekilde ortaya çıkıyor. Algılar etkileniyor, burada kişi İNANMAK İSTEDİĞİ, HOŞUNA GİDEN BİR ŞEYİ GERÇEK GİBİ KABUL EDİYOR.”

Tarhan sözlerine şöyle devam etmektedir:

Kanıtlanamayan herhangi bir yargı kararı veya resmi açıklama OLMADAN sadece İDDİALAR VE SÖYLENTİLERLE hükme varmak PSİKOLOJİK SAVAŞTA SONUÇ ALMA YÖNTEMLERİNDEN BİRİDİR. … İçerisindeki NEGATİFLİĞİ DIŞARIYA YANSITIP ‘bunlar bunu yapmıştır’ der. Bunu söyleyen kimseye ‘Bunun bir tahmin mi? Yoksa bir bilgi ve veriye mi dayanıyor?’ diye sormak gerekir. İSPAT YOKSA İFTİRA OLUYOR artık.”

Bu yöntemin soruşturmalara nasıl uygulanabildiğini ise, FBI’ın kurucusu ve soruşturma imparatoru olarak tanınan Edgar Hoover’ın ifadelerinden anlamak mümkündür. Hoover’ın şu sözü, gri propagandanın temelini teşkil etmektedir:

“İthamı o kadar ağır, itibar kırıcı ve çok yönlü yapınız ki doğru olmasa bile yargıçlar ceza vermemezlik edemesinler…”

İşte gri propagandanın özeti budur. İftiracılar, sahte mağdurlar, kamuoyunda karalama kampanyaları ve basının yaptığı provokasyonlar öyle bir raddeye gelir ki, yargı mercii “burada suç yok” diyememektedir. Çünkü dediği takdirde, hem başarısız addedilecek hem de aynı kara propagandaya bu defa kendileri maruz kalacaklardır.

Yine Nevzat Tarhan’a göre, gri propagandanın başarı oranı, kaynağının belli olmaması nedeniyle kamuoyu üzerinde daha yüksektir. Nedeni ise insanlar üzerinde propaganda hissi yaratmamasıdır; içten içe kişi hakkındaki yalanlar bir polis, yargı ve kamuoyu kanaati gibi insanlara servis edilir. Propagandayı yapanlar da belli olmadığından, en heyecanlı, en absürd konular bile işlenebilir.[1] Propagandanın da doğası gereği etik hiçbir şekilde önemsenmediğinden, yalan ve karalama her şekliyle kullanıldığından ve prim yaptığından, bu konuda da bir sınır yoktur.

Söz konusu propaganda türünde mantık bir kenara itilip sadece söylentiler ortalarda gezindiğinden her türlü konu kaynak olarak kullanılabilir. Örneğin, hedeflenen kişinin söylediklerini çarpıtmak, olduğundan daha farklı şekilde gündeme getirmek ya da hiç olmadığı şekilde yazmak oldukça yaygın bir taktiktir. Bu şekilde yapıldığında ve kamuoyunda bu şekilde yaygınlaştırıldığında, artık bunun toparlanabilmesi, kişinin doğruları açıklamaya çalışması genelikle başarısızlıkla sonuçlanır.

Tarihin her döneminde çok fazla sebeple kullanılmış olan gri propaganda, ülkelerde baş gösteren darbe hareketlerinde, bir kısım karanlık güçler tarafından tasvip edilmeyen liderlerin devrilmesi sırasında, iç savaşlarda, hatta ülkeler arası çatışmalarda dahi önemli bir koz olarak kullanılmıştır. Bunun için söylentiyi yaygınlaştırmak yeterli olmaktadır. Uygun mecra dahilinde yaygınlaştırıldığında, kulaktan kulağa aktarıldığında, bunun için hazır olan bir kısım basın ve sosyal medya trolleri kullanıldığında zaten hedef yerini kısa süre içinde bulmaktadır.

Normalde vatanı için her türlü fedakarlığı yapan bir lider, bir anda bir diktatör olarak dünyaya lanse edilmekte, onu destekleyen halk bile bu kirli propaganda nedeniyle liderlerinden şüphe etmeye başlamakta ve bu tip eylemlerin sonunda bu oyunun planlayıcıları karlı çıkmaktadırlar. Yayılan söylentilerin doğruluğunu ispat etmek mümkün değildir. Dahası, bu söylentiler göreceli, farazi, spesifik olmayan ama karalayıcı iftiralar üzerinden yürütülen bir propaganda şekli olduğu için bunun YALAN OLDUĞUNU İSPAT ETMEK DE MÜMKÜN DEĞİLDİRAtılan çamur, kişiye her türlü suçun yüklenmesini adeta yeterli hale getirir.

Ülkemizde bunun örnekleri yaşanmıştır. Adnan Menderes‘e yönelik yapılan karalama kampanyaları ve sonunda akıl almaz mantıksızlık ve basitlikteki iddiaların yargıya taşınarak kendisini idama kadar götürmesi bu yöntemle mümkün olmuştur.

Görülebildiği gibi gri propagandanın kirli etkileri insanları idama, yıllarca hapis yatmaya, bütün hayatlarını yok etmeye kadar götürebilmektedir. Buna maruz kalan kişiler ise hiçbir şekilde doğruları ispat edemedikleri bir kısır döngünün içinde, bu kirli planı kurgulayanların inisiyatifi ve düzeni çerçevesinde bütün hayatlarından, sevdiklerinden, varlıklarından ve özgürlüklerinden olmaktadır. Bu sinsi politikanın ağır bir vebali olabilir.

Adnan Oktar ve Arkadaşlarına Yönelik Olarak Uygulanan Kumpas Bu Stratejilerle Hazırlanmıştır

Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik kumpasta da, detaylarını anlattığımız kumpas stratejileri uygulanmıştır. İngiliz derin devletinin organizasyonu ile gerçekleştirilen bu kumpasta asıl hedef, Sn. Cumhurbaşkanımızı yalnız bırakmak, devletimizi maddi manevi güçsüz bir açmaz içine sokmak vardır. Adnan Oktar ve arkadaşlarının ideolojisi, faaliyetleri, fikri mücadeleleri, İngiliz derin devletinin amacını zayıflatmakta, düzenlerini bozmaktadır. Dolayısıyla bu grubun kendilerince abluka altına alınması;

  • Sn. Cumhurbaşkanımıza akılcı, tutarlı, samimi olarak destek veren ve bu destekle pek çok şer odağına bir kalkan vazifesi gören Adnan Oktar ve arkadaşlarını devre dışı bırakmak, bu yolla
  • Modern, aydınlıkçı, demokrat, özgür fakat aynı zamanda dindar bir gençlik modelini oluşturan bu topluluğun tüm faaliyetini engellemek ve Türkiye’de aydınlık bir dindar gençlik gelişmesini önlemek,
  • İngiliz derin devletinin oluşturmaya çalıştığı bağnaz veya dinsiz toplum modellerine, mantıklı ve ikna edici açıklamalarıyla izin vermeyen, bunun yerine İslam’ın gerçek ve aydınlık yüzünü savunan bir kitleyi ekarte edebilmek,
  • İngiliz derin devletini açıkça ifşa eden ve dünya çapında bu deccali yapılanmaya karşı gerek kitaplar gerek yazılar ve gerekse canlı yayın açıklamaları ile karşı koymaya cesaret eden bu grubu susturabilmek,
  • Dindar cemaat ve tarikatlara gözdağı vermek ve onların ülkemizdeki önemli etkisini durdurabilmek

mümkün olacaktır. Dolayısıyla, Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik gerçekleştirilen kumpasın arka planında büyük amaçlar vardır. Bu arkadaş grubu rastgele seçilmemiştir; Türkiye’de iktidarı güçsüz gösterebilmek, dindarları pasifize etmek, Türkiye’nin diğer Müslüman ülkeler nezdindeki güçlü yapısına ket vurabilmek için özel olarak tercih edilmiş bir kitledir. Kuşkusuz ki, İngiliz derin devleti, kendi planlarına tehdit oluşturacak ideolojiyi ve kitleyi çok iyi bilmektedir.

Hedefi anlamak için sonuca bakmak gerekir. Adnan Oktar ve arkadaşlarına yönelik operasyondan bu yana geçen 2 yıllık süreçte iktidara yönelik olarak insanlarda ciddi şekilde güvensizlik oluşmuş ve iktidar partisi son yerel seçimde ciddi şekilde oy kaybetmiş, dindarlığıyla bilinen ve ülkemizin belkemiğini oluşturan cemaat ve tarikatlar doğrudan hedef alınmış, dindarlık oranında ciddi azalmalar olmuş, özellikle gençler arasında daha öncesinde artma eğilimi gösteren dindarlık oranı birdenbire büyük bir düşüş kaydetmiş[2], Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından alınan tüm yeni tedbirlere rağmen bu düşüşün önüne geçilememiştir. İngiliz derin devletinin özellikle yaygınlaştırmaya çalıştığı deizm, ateizm gibi inançlar, homoseksüellik, pedofili gibi sapkınlıklar yaygınlık göstermeye başlamış, buna karşı yapılan son derece yerinde, Kur’an’dan açıklamalar dahi susturulmuştur.

Dolayısıyla, karşılaştığımız bu kumpasın temel sebebi, Adnan Oktar ve arkadaşlarının İslam’ın aydınlık yüzünü savunmaları, modern, dindar, milliyetçi yapılarıyla Sn. Cumhurbaşkanımızdan taraf olmaları ve İngiliz derin devletine tüm güçleriyle karşı koymalarından kaynaklanmaktadır.

Bundan sonraki satırlarda, Adnan Oktar ve arkadaşlarına neden ve nasıl kumpas kurulduğunun detaylı açıklamalarını bulabilirsiniz.

ÖNSÖZ

Adnan Oktar ve 200’e yakın arkadaşı 11 Temmuz 2018 tarihinde büyük bir polis operasyonu ile gözaltına alındılar. Operasyon sırasında geçerli olan OHAL’in bir hafta sonra kalkması üzerine alelacele ifadeleri alındı, haklarındaki suçlamaları öğrenemeden ve savcının karşısına çıkarılmadan Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edildiler. Birkaç kişi hariç, yaklaşık 170 kişi 19 Temmuz 2018’de tutuklanarak Türkiye’nin değişik illerindeki cezaevlerine sevk edildiler.

İddianame tutuklamalardan tam bir yıl sonra, Temmuz 2019’da kabul edildi. Eylül 2019’da ilk defa hakim karşısına çıkıldığında cezaevindeyken etkin pişmanlıktan yararlanan yaklaşık 10 kişi ile adli kontrol şartı uygulanan 5 kişi haricinde tutuklananların hepsi halen cezaevindeydi. 2019 yılının Kasım ayına kadar da tutukluların sayısında herhangi bir azalma yaşanmadı. Aralık ayına gelindiğinde ise 91 kişi hakkında adli kontrol şartıyla tahliye kararı verildi. Tahliye edilenlerin tümü haksız ve hukuksuz şekilde ev hapsine alındı. Bu yılın Şubat 2020’de ise 4 tutuklu daha ev hapsine alınırken, 3 kişi hakkında tutuklama kararı verildi.

Bu aşamaya gelinmesine yol açan şey ise, İngiliz derin devletinin Adnan Oktar ve arkadaşlarına karşı kurguladığı sinsi ve kapsamlı bir kumpastır. Bu kumpasın detaylarına ilerleyen bölümlerde kapsamlı şekilde değineceğiz, ancak öncesinde “bugüne kadar yaşanan olayların gelişmesinde etkin olan unsurlar nelerdir” diye sorulan bir soruya, 3 başlıkta cevap vermek yerinde olacaktır:

  1. Bir kısım müştekiler tarafından ortaya atılan çok ağır fakat dayanaktan yoksun ithamlar.
  2. Bu ithamları kesin gerçeklermiş gibi topluma köpürterek sunan bazı basın yayın kuruluşları.
  3. Bu ithamları kesin gerçek gibi kabul ederek ilerleyen Emniyet Müdürlüğü ve Savcılık makamı.

Adli mercilerin aldıkları tüm kararları somut delillere dayandırmaları gerektiği herkesin malumudur. Ancak gerek soruşturma ve gerekse yaşanmakta olan kovuşturma aşamasındaki birçok karar “dayanaktan yoksun” alınmıştır.

İddianame, temel olarak müşteki ifadelerindeki soyut anlatımlara dayandırılmıştır. Bu ifadeler hem kendi içinde hem de diğer müştekilerin ifadeleri ile sayısız noktada çelişmektedir. Adnan Oktar ve arkadaşlarını suçlamak amacıyla sözde delil olarak dosyaya giren belgelere ve ifadelere baktığımızda ise biraz önce bahsettiğimiz kumpasın varlığı açıkça görülmektedir.

Bu çalışma, söz konusu kumpasın, bugüne kadar tespit ettiğimiz kesin kanıtlarını tek tek gözler önüne sermek amacıyla hazırlanmıştır.

İlerleyen süreçte, ipuçlarını takip ettiğimiz başkaca kumpas delillerini de ayrıca değerlendirilerek çalışmamızı genişleteceğiz. Şu an devam etmekte olan yargılama sürecinden dolayı birçok bilgi ve belgeyi henüz ortaya koyamasak da bunları ilerleyen aşamalarda tek tek açıklayacağımızı şimdiden belirtmek isteriz.  

Özetle, bugüne kadar hep iddia tarafının suçlamaları konuşulmuş, basına, haberlere, internet sitelerine bunlar yansıtılmıştır. Kendini savunma imkanı verilmeyen kişiler hakkında inanılmaz bir itibar suikastı yapılmıştır. Bugün artık sıra Adnan Oktar ve arkadaşlarının maruz kaldıkları kumpasın tüm detaylarıyla açığa çıkarılmasına gelmiştir. Artık soyut anlatımlar, iftiralar, düzmece deliller değil somut deliller, düzmece olmayan belgeler, gerçek tanıklar konuşacaktır. Kesin olarak inanıyoruz ki, geçmişteki kumpaslarda olduğu gibi tüm iftiralar bir kez daha bertaraf edilecek, suçsuzlar aklanacaktır.